27 Mayıs 2007 Pazar

Cadılar ve Büyücülük

Cadılar

Geleneksel olarak, Cadıların Zanaatı büyük oranda cadı kazanında olur. Bu durum, ister çay hazırlayın, ister bedeni iyileştirecek ya da zihni rahatlatacak bir çorba hazırlayın, isterseniz kutsal varlıkları onurlandırmak için tütsü ya da mum yapın daima geçerlidir. Günümüz cadısının kazanı ise onun evindeki mutfağıdır. Tertipleri burada düzenlenir, iksirler burada hazırlanır ve dostlar burada ağırlanır. Cadının mutfağı, mevsim döngülerine uygun bir çok tarif ve elbette ak büyü içermektedir. Bu yönemler sağlık kazanmaktan günlük yaşam için ihtiyaç duyulan şeylerin hazırlanmasına ve hem çevrenizle hem de doğa ile uyumunuzu yeniden kazanmanıza kadar her alanda size hizmet etmek için binlerce yılın bilgeliği ile yoğrularak hazırlanmışlardır.

- Maji ya da şifa amaçlı yağların, losyonların, tütsülerin ve kokuların hazırlanması
- Çember çalışması ve fiziksel ya da zihinsel ihtiyaçlar için sabun ve banyo malzemelerinin yapılması
- Mevsim döngülerini kutlamak için hazırlanacak içecekler
- Korunma, sağlık, güven kazanma ya da cadıların diğer sorunlar için ihtiyaç duydukları bitki şifaları.

göbek atarken ölmek

siz hiç arabasi ile yolda giderken radyoda duydugu göbek havasiyla
cosup, göbek atmak için aracini kenara çeken ve otoyolda göbek atarken
arkadan gelen aracin altinda kalip ölen duydunuzmu. sözkonusu olay tem
otoyolu sapanca mevkiinde cereyan etmistir.

Dünya çok enteresan walla............
Ne olacağı belli olmuyor...................

Elektriğin Tarihçesi

Kehribarın ovulduğunda ufak nesneleri çekmesi M.Ö 600 yıllarında yaşamış olan,Yunan filozofu Thales zamanında biliniyordu. Diğer filozof, Theophrastus, Thales’den üç yüzyıl sonra olağanüstü cisimler hakkında bir tez yazmıştı. Elektrik ve manyetizma hakkında M.S 1600 yıllarında İngiliz fizikçi William Gilbert araştırmalarına kadar hiç bilimsel çalışma yapılmamıştır. Gilbert ilk kez elektrik adını kullanmış (Yunanca elektron, "kehribar") elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi tanımlamıştır.

Elektrikle çalışan ilk cihaz 1672 yılında Alman fizikçi Otto von Guericke tarafından yapılan yoğunlaştırılmış iki kükürt kürenin zıt yönde döndürülmesi ile elektrik üreten elektrostatik bir makinaydı. Fransız bilimadamı Charles Francois de Cisternay Du Fay elektiğin pozitif ve negatif olarak iki farklı tipinin bulunduğunu açıkladı. 1745 de kondansatörün ilk biçimi olan Leyden Şişesi geliştirildi. Leyden şişesi yoğunlaştırılmış cam şişenin içine ve dışına birbirlerinden yalıtılmış kalay lehvaları yerleştirilerek yapılmıştı. Kalay lehvalar elektrostatik bir makina tarafından şarj edildiğinde ve iki ucuna birden dokunulduğunda şiddetli bir elektrik şoku üretebiliyorlardı.

Benjamin Franklin elektrikle ilgili araştırmalara pek çok zaman harcadı. Onun ünlü uçurtma deneyi, aynen leyden şişesinde olduğu gibi, atmosfer elektriğinin şimşek ve gökgürültüsüne neden olduğunu kanıtladı. Franklin, tüm maddelerde elektrik iletkenliğinin var olduğunu fakat maddenin özelliğine göre bu iletkenliğin az veya çok olarak değer değiştirdiğini teori olarak öne sürdü.

İngiliz kimyacı Joseph Priestley 1766’da elektrik kuvvetleri arasında uzaklığın tersi ile bağlantılı bir oran olduğunu deneysel olarak kanıtladı. Charles Augustin de Coulomb bireysel olarak elektrik üreten cihazların güçlerinin orantılı olarak birleştirilebileceğini gösterdi. Faraday, 19. Yüzyılın başlarında elektrik kuvvetleri ile ilgili bir çok matematiksel katkıda bulunmuştur.


İtalian fizikçi Luigi Galvani ve Alessvero Volta elektikle ilgili önemli deneyleri yürüttüler. Galvani, kurbağa bacaklarına elektrik verip kas hareketlerini inceledi. Volta 1800 yılında elektrokimyasal yöntemlerle yaptığı ilk elektrik pilinin duyurusunu yaptı.

Danimarkalı bilimadamı Hans Christian Oersted 1819’da manyetik alan olan yerde elektrik akımının oluşturulabileceğini örneklerle kanıtladı. 1831’de Faraday kablodan yapılan bir bobine elektrik verildiğinde bobinin çevresinde elektromanyetizma oluşacağını kanıtladı. 1840 yıllarında James Prescott Joule ve Alman bilimadamı Hermann Ludwig Ferdinve von Helmholtz elektriğin bir enerji şekli olduğunu ve belli kanunlara riayet ettiğini örnekle kanıtladılar.

19. yüzyılda elektrik hakkında önemli bir katkı da İngiliz matematikçi ve fizikçi James Clerk Maxwell’den gelmiştir. Maxwell elektromanyetik dalgaların özelliklerini araştırdı ve elektrik ile benzerliklerinin olduğunu ispatladı.

Onun çalışmaları 1886 da atmosferde ilk elektrik dalgaları üretme, yayma işlemlerini gerçekleştiren Alman fizikçisi Heinrich Rudolf Hertz ve 1896 da bu dalgaları kullanarak iletişimin temeli olan radyo sinyalleşmesini gerçekleştiren İtalian mühendis Guglielmo Marconi için yol gösterici olmuştur.

Hollandalı fizikçi Hendrik Antoon Lorentz tarafından 1892 yılında geliştirilen elektron teorisi, modern elektrik teorisinin temelidir. Elektron üstündeki elektrik miktarı ilk kez Amerikan fizikçi Robert Verews Millikan tarafından 1909 da kesin olarak ölçülmüştür. Elektriğin bir güç kaynağı olarak yagın kullanımı Thomas Alva Edison, Nikola Tesla, ve Charles Proteus Steinmetz gibi öncü Amerikan mühendislerinin çalışmalarıyla gelişmiştir.

Acayip enterasan olaylar okuyun kankalar

kankalar benim bu olaylarla bir ilgim yoktur benim başıma böyle olaylar gelmedi ben bu olayları bir siteden aldım



Olay 1 Şeytanla Tanışma

Balıkesir'deki bir kız lisesinde yatakhanenin birinde, kızları gece uyku tutmayınca birbirlerine hikayeler anlatmaya başlamışlar. Bunların çoğu da okullarına ait korkunç olaylarmış. Güya şeytan çok eski zamanlarda burada yaşayan bir ailenin fertlerine dadanmış ve onların ruhlarına giriyormuş. İnanışa göre şeytanın ayakları terstir ya, o insana da şeytan girince doğal olarak ayakları ters dönüyormuş.

Aradan bir kaç saat geçmiş. Gruptakilerin uykusu gelince herkes yatağına gitmiş. Kızlardan biri acayip sıkışmış. Tuvalete gidecek ama anlatılanlardan epey bir korktuğu için gidemiyormuş. Alt ranzada yatan arkadaşını dürtüp uyandırmış. Diğer kız da bu hikayelerden en çok etkileneniymiş. Zaten zar zor uyuduğundan hiç kalkmak istememiş. Ancak arkadaşı ısrar edince onunla tuvalete gitmek zorunda kalmış. Arkadaşı tuvalete girince o da kapının önünde beklemeye başlamış.

Diğer kız tuvaletten çıktığında bir tuhaf bakıyormuş. Bizimki anlatılanların etkisiyle de olsa gerek direkt kızın ayaklarına bakmış. Bir de ne görsün! Arkadaşının ayakları ters dönmüş. Parmakları arka tarafa bakıyormuş. Kızcağız çığlık çığlık kaçmaya başlamış. Koşarken de ara sıra arkasına bakıyormuş. Tam bu sırada koridorda belletmen öğretmenle çarpışmış. Kız nefes nefese başına gelenleri anlatmış. Sonunda, "Hocam inanamıyorum, ayakları resmen ters dönmüştü" demiş. Öğretmen, "Benimkiler gibi mi yani?" diyerek ayaklarını göstermiş. Kız kafasını aşağı indirince belletmenin ayaklarının da 180 derece arkaya baktığını görmüş. Ne yapsın kızcağız, bu manzarayla beraber oracıkta aklını yitirmiş

Olay 2 Musalla Taşı

Köyümüz, Tipi Köy İç Anadolu'nun en eski köylerindendir.Köyümüzün mezarlığı evimizin tam karşısındaydı.Komşumuzun bize orada garip şeyler gördüm, demesi bizi ne kadar ürkütse de inandırmıyordu.Ta ki Burak arkadaşımın sünnet gecesine kadar.Birden arkadaşımın hediyesini evde unuttuğumu fark ettim.Gece garip olayların olduğunu bildiğim için eve gitmeye korkuyordum.Eve yaklaştığımda bazı çığlıklar duymaya başladım.Musalla taşının üzerinde garip ışık büzmelerinin daire biçiminde döndüğünü gördüm ve birden at sesleri gelmeye başladı.İleriye doğru baktığımda atın üzerine binmiş bir gelinin hızla musalla taşına doğru geldiğini gördüm.Gelin bir süre musalla taşının etrafında dolaştıktan sonra mezarlığa girerek ağıt yakmaya başladı. Ben bu arada korkudan ne yapacağımı şaşırdım.Daha sonra bir düğün alayının gelip gelini alarak oradan hızla uzaklaştığını gördüm.Bende düğün yerine koşup olanları dedeme anlatmaya başladım.Dedem bana inanmadı.Ertesi sabah mezarlığa bakmaya gittiğimde bir gelin duvağının bir mezara bağlı olarak buldum.Bu duvağı dedeme gösterdiğimde dedemin ağladığını ve bu duvağın savaşta gelinken şehit olan ablasına ait olduğunu ve mezarınsa sevdiğine ait olduğunu söyledi.Bir kaç yıl sonra Akşehir gölünün taşmasıyla köyümüz sel altında kaldı, bir daha böyle bir olay görülmedi

Olay 3 Kara Büyü

Bir gün ev arkadaşımla can sıkıntısından kendimize bir büyü bulmayı ve bunu insanlar üzerinde denemeyi düşündük öyle saçma sapan bazı kelimeleri bir araya getirdik ve bunları ezberledik. Bu sadece ikimizin bileceği bir büyü olmalıydı. Ama ne için yapılması gerektiğine karar veremedik ve yattık.

Ertesi gece yılbaşı partisi için aldığım cadı şapkasını başıma taktım ve üzerime siyah bir şeyler giydim bir mum yakıp ışıkları söndürdük. Bu büyüyü diğer ev arkadaşlarımdan birine yapacaktım. Olayı önemsemesi için onu inandırdık ve konsantre olmasını sağladıktan sonra büyüye başladım ve bir gece önce uydurduğumuz sözcükleri söylemeye başladım. Büyü bittikten sonra ışıkları yakıp gülmeye başladık. Büyüyü uydurduğum arkadaşımla Şule'ye (büyüyü yaptığım arkadaşım) gülüyorduk o ise hiç tepkisiz oturuyordu. İşte tam o sırada birden gök gürlemeye ve şimşek çakmaya başladı. Elektrikler kesildi. Yazın ortasında havanın böyle birden patlaması bizi hem şaşırmış hem de korkutmuştu. Bir müddet öylece jeneratörün devreye girmesini bekledik . On saniyede devreye girmesi gerekirken girmedi Biz de mum yaktık ve bütün gece korkudan uyuyamadık.Yağmur sabaha kadar yağdı. Şule ise ateşlendi ve ailesini çağırmamızı istedi. O gün öğrendik ki jeneratör bozulmuş. Akşama doğru Şulenin ailesi geldi ve onu kayseri deki evlerine götürdüler.Bir ay sonra da gelip eşyalarını aldılar ve Şule bir daha ne geldi ne aradı.

Aradan 4 sene geçmesine rağmen bu büyü sözcüklerini ne kadar unutmaya çalışsam da bir türlü unutamadım. Bazen aklıma gelince bir şey olacak diye korkarım.

arkadaşlar yorumlarınızı bekliyorum

Uykumu Yemekmi

Ne kadar doğrudur bilmem ama MİT'e eleman alırlarken sordukları bir soru şöyleymiş.

48 saat sizi aç ve uykusuz (kusura bakmayın susuz yazmışım yanlışlıkla düzelttim) bırakırlar ve 48 saat sonra önünüze hem yatak hemde yemek sunarlarsa neyi seçersiniz?

Ben yatak dedim. Sanırım doğrusuda buymuş. peki ya 48 saat sizi aç ve uykusuz bıraksalar siz neyi seçerdiniz?
Yatak mı? Yemek mi?

Ölümün böylesi

Dünyada, kayıtlara geçmiş en ilginç gerçekleşen ölüm; çok ilginç, üstelik yakın tarihten. 1996 yılı. Bizde olduğu gibi Yunanistan da yaz döneminde orman yangınlarıyla boğuşuyordu. Yunanistan itfaiye ekibi büyük bir yangını söndürmüşler ama oldukça geniş bir alanı da kurtaramamışlardı. Yangın sonrasi uzmanlar, yanan alanda araştırma yaparken, gördükleri karşısında küçük dillerini yutarlar. Görünen, denizden bir kaç kilometre uzakta ve yüksekte olmasına karşın yanmış bir balıkadamdır. Snorkeli ve zıpkını da elindedir üstelik. Sen, balık avlamak için denize dal... Sonra bir yangın söndürme helikopteri, gelip seni çeksin ve yangının üzerine bıraksın...............

Yamyam Seri Katil Albert Fish

Edward Budd 18 yaşında atılgan bir gençti. Kendini geliştirmek ve ailesinin eline bakmamak için, 25 Mayıs 1928'de gazeteye ilan vererek iş aramaya karar verdi. Özellikle şehirde çalışmak istiyordu, annesi, babası ve dört kardeşiyle yaşadığı köyün tozundan, toprağından, pisinden uzaklaşmak için...
Ertesi pazartesi 28 Mayıs'da annesi Delia kapıyı açtığında, kendini Farmingdale, Long Island'dan Frank Howards diye bir çiftçi olarak tanıtan, yaşlıca bir adam dürüyordu karşısında. Edward'la iş hakkında görüşmek istiyordu. Delia 5 yaşındaki Beatrice'e gidip arkadaşında olan abisini çağırmasını istedi. Yaşlı adam kıza gülümsedi ve bir çeyreklik verdi. Edward'i beklerken, Delia adamı inceledi. Şefkatli bir yüzü vardı, gri saçları ve gri sarkık bir bıyığı vardı. Bayan. Budd'a hayatını şehirde içmimar olarak kazandığını söyledi. Ama artık emekli olduğunu ve kazandıklarıyla aldığı çiftliğe yerleştiğini anlattı. Altı çocuğu tek başına yetiştirmişti, çünkü karısı onu 10 yıl önce terketmişti. Çocuklarının yardımı, çiflikteki yardımcıları ve isveç aşçısı ile yüzlerce tavuk ve altı tane ineği yetiştiryiordu. Ama şimdi yardımcılarından biri ayrılacaktı ve yerine birini arıyordu.
O sırada gelen Edward boyu-posuyla dikkat çekiyordu ve kendini iyi bir işçi olarak göstermeye çalışıyordu. Bay Howard ona haftada 15 $ teklif etti, bu teklifi büyük bir sevinçle kabul etti. Hatta Edward'ın en yakın arkadaşı Willie'yi de işe almayı kabul etti. Cumartesi hazır olmalarını onları gelip alacağını söyleyerek gitti.

Çocuklar ve aileleri bu kadar çabuk cevap gelmesine ve bu kadar kazançlı bir iş bulmalarına çok sevinmişlerdi. Ama 1 Haziran cumartesi günü kimse gelmedi. Sadece elle yazılmış, meşgul olduğunu ama yarın geleceğini belirten bir not geldi. Ertesi sabah 11'de Frank Howard elinde çiftliğin ürünleri olduğunu söylediği çilek ve taze süzme peynirle geldi. Delia mutlaka öğle yemeği için kalmasını istedi. Baba Budd'da bu sayede oğlunun yeni işvereni ile tanışma ve konuşma fırsatı buldu. Babaları mutlu eden türden bir muhabbetti. Nazik ve müşfik bir adamdı ve coşkuyla 20 dönüm tarlasını, arkadaş canlısı yardımcılarını, doğal ve basit, ama mutlu çiftlik hayatını anlatıyordu. Oğlunun ihtiyacı olan şeyin de bu olduğunu biliyordu. Albert Budd bir hayat sigortası satıcısıydı, hep sakin ve uysal bir insandı. Yaşlı adamın kırışık takımının görünümü hiç hoşuna gitmemişti, ama genel havası inandırıcı ve kibardı. Yemeğe oturduklarında kapıdan içeri şarkı mırıldanan sevimli bir kız geldi, bu 10 yaşındaki Gracie'ydi. Büyük kahverengi gözleri ve koyu kahverengi saçı, açık renk teni ve pembe dudaklarıyla güzel bi tezat oluşturuyordu, ilerde çok can yakacak bir kız olacağı belliydi. Kiliseden geliyordu ve üzerinde pazar kıyafeti vardı: Beyaz ipek elbise, beyaz kısa çorap ve boynunda inciden bir kolye... Bu halde yaşından daha olgun duruyordu.


Gracie Budd

Frank Howard; onunla karşılaşan hemen hemen her erkek gibi uzunca bir süre ondan gözlerini alamadı.
"Bakalım hesabın nekadar iyi" diyerek ona kalınca bir deste para verdi. Budd Ailesi adamın üzerinde bu kadar para taşımasından etkilenmişti.
"Doksan-iki Dolar ve elli Cent" diyerek Gracie parayı iade etti.
"Ne kadar parlak bir çocuk" diyen Howard, ona, kendine ve kızkardeşi Beatrice'e şeker alması için 50 cent verdi. Howard onlara akşama doğru uğrayıp Edward ve Willie'yi alacağını söyledi, ama önce şehire inmesi gerekiyordu, kız kardeşinin çocuklarından birinin doğum günü partisi vardı. Gençlere sinemaya gitmeleri için 2'şer dolar verdi. Tam çıkmak üzereyken, yeğeninin doğumgününe Gracie'yi de davet etti. Ona iyi bakacağını ve akşam 9'dan önce eve döneceklerini söyledi. Delia kız kardeşinin nerde oturduğunu sordu, Columbus'ta 137nci caddede diye adres aldı. Tam emin olamıyordu ve yollamak konusunda karasızdı ki, babası kız için iyi olacağını söyledi.
"Bırak zavalli kız gitsin, eğlenmek için çok fırsatı olmuyor..." Delia, Gracie'ye en iyi mantosunu giydirdi ve gri çizgili şapkasını taktı. Onları kapının önüne kadar geçirdi ve yürüyerek gözden kaybolmalarını izledi. O akşam ne Frank Howards'tan ne de Gracie'den bir iz yoktu. Uykusuz ve habersiz geçen korkunç bir geceden sonra genç Edward karakola kızkardeşinin yokluğunu bildirmeye gitti.
GRİ ADAM



"En kötü kısmı, verdiği adresin yanlış olmasıydı", dedi Polis memuru Samuel Dribber. O nazik adam bir dolandırıcıydı. Ne Frank Howard diye biri vardı, ne de Farmingdale, Long Island'da bir çiflik. Hiçbiri doğru değildi. Normal araştırmalar başlatıldı. Anlattığı herşeyi tek tek kontrol ettiler. Hatta Budd'ların ellerindeki sabıkalıların, sübyancıların ve ruh hastalarının fotoğraflarına bakmaları istendi. Bir sonuca varılamadı. Gracie'den bir iz yoktu. 7 Haziran'da New York polisi ülkedeki her karakola üzerinde Gracie'nin resmi ve "Frank Howard"in tanımı olan 1000 tane el ilanı yolladı. Bu kampanya ve yerel duyurular sonucunda, Gracie'yi gördügünü iddia edenler ve ihbar mektupları furyası yaşandı. Bu davaya atanmış 20'den fazla detektif herbirini ipucu olasılığı için araştırdı. Aralarında bazıları gerçeklere dayanıyordu. Polis el yazması notun Budd Ailesine yollandığı Western Union ofisini ve notu buldu. Yazısına ve gramerine bakılarak, "Howard"ın eğitim almış, ince bir kişi olduğu anlaşılıyordu. Aynı zamanda hediye götürdüğü süzme peyniri de nereden aldığı belirlendi, her iki adres de Doğu Harlem'deydi. Artık araştırmalarını yoğunlaştırabilecekleri bir bölge vardı.

New York polisi çocuk kaçırmalarına yabancı değildi. Hatta bir yıl önce bu olayla hemen hemen aynı başka bir olay daha vardı. 11 Şubat 1927'de 4 yaşındaki Billy Gaffney kapının önünde komşusu olan 3 yaşındaki aynı isimli kişiyle oynuyordu. 12 yaşındaki komşu evde uyuyan kız kardeşine ve bu iki çocuğa dikkat ediyordu. Kız kardeşi ağlamaya başlayınca yanlarından ayrılıp eve girdi, geri döndüğünde ufaklıklar yerlerinde yoktu. Genç Billy'nin babasına haber verdi ve beraber aramaya başladılar. Babası sonunda oğlunu karşı apartmanın en üst katında buldu, çatıdan iniyordu. Billy Gaffney'in nerde olduğu sorusu üzerine, " Onu öcü aldı" diye cevap verdi küçük. Ertesi gün bir sürü detektif gelip olayı araştırmaya başladıklarında kimse 3 yaşındaki tanığın bu basit sözlerini dikkate almadı. Polis çocuğun etraftaki terkedilmiş fabriklaradan birine girdiğini veya daha kötüsü birkaç blok ötedeki Gowanus kanalına düsmüş olabileceğini düşünüyordu. Kanal kurutuldu ve arandı ama Billy'den iz yoktu. Sonunda biri küçüğü dinleyip ondan "öcü adam"in tarifini aldı : zayıf, yaşlıca, gri saçlı ve gri bıyıklı bir adam. Ama polis gene bu tanımın üzerinde çok durmadı ve bir yıl sonraki olayla ve " Gri Adam"la bağlantı kuramadılar.

Temmuz 1924'de, 8 yaşındaki Francis McDonnell, Staten Island'daki Charlton Woods mahallesindeki evinin önünde oynuyordu. Annesi de onun yakınıda oturuyor ve ufak kız kardeşine bakıyordu. Sıska ve yaşlıca bir adamın uzakta caddenin ortasında durduğunu gördü. Yumruklarını sıkıp sıkıp gevşeten bu pejmürde kılıklı yabancı yaşlı adama bakmaya başladı. Adam kendi kendine konuşuyordu, sonra şapkasına dokunarak kadına selam verdi ve gitti. Öğleden sonra daha geç saatte tekrar Francis'i ve arkadaşlarını futbol oynarken seyrettiği görüldü. Francis'i yanına çağırmıştı, diğer çocuklar oyuna devam ediyorlardı. Bir kaç dakika sonra yaşlı adam ve Francis ortadan kaybolmuşlardı. Bir komşu daha sonra Francis'e benzeyen birinin yaşlıca, gri saçlı bir adamla yakınlıktaki ağaçlığa girerken gördüğünü söyledi. Francis'in ortadan kaybolması akşam yemeğine kadar farkedilmedi. Polis olan babası bir arama ekibi kurdu, oğlanı ağaçlıkta birkaç dalın altında buldular. Korkunç bir şekilde tecavüz edilmişti, kıyafetleri parçalanmış, elleri ve ayakları çorap lastiği ie bağlanmıştı. Francis o kadar kötü dövülmüştü ki o "yaşlı " adamın göründüğü kadar yaşlı ve güçsüz olduğundan şüphe duyuyorlardı. Öyle bir şiddetle dövülmüştü ki polis başka bir suç ortağının olup beraber yaptıklarını düşünmeye başladılar. Kısa zamanda Manhattan'ın parmak izi uzmanları ve fotoğrafçıları ve buna ilaveten 250 polis memuru bu davaya atandı. Büyük insan avında onlarca şüphelinin ifadesi alındı, ama hiçbiri gri saçlı, gri bıyıklı yaşlı serseriye benzemiyordu.
Yüzü Francis'in annesi Anna McDonnel'in kafasına kazınmıştı : "Yolun karşısından çarpık çurpuk yürüyerek geliyordu, kendi kendine konuşuyor ve elleriyle tuhaf hareketler yapıyordu. O elleri hiç unutmayacağım, o ellere bakarken tüylerim diken diken olmuştu.... Garip bir şekilde açıp kapıyordu, açıp kapıyordu, açıp kapıyordu. Onun Francis ve diğerlerine bakarken gördüm. Sık gri saçlarını, sarkık gri bıyıklarını gördüm. Herşeyi gri ve solmuş görünüyordu."
Polisin büyük çabalarına karşılık "Gri Adam" sanki ortadan kaybolmuştu.
YAKALANIŞ

Kasım 1934'de, Budd davası resmi olarak hala açıktı ama kimse gerçekten çözüleceğine inanmıyordu. Sadece bir kişi, William F. King, davayı araştırmaya devam etti. Arada sırada gazeteci Walter Winchell'le olayın kapanacağına dair sahte bir ipucu sızdırıyorlardı basına. Winchell de bu aldatmacayı sürdürerek: "Gracie Budd gizemini inceledim. Altı yıl önce kaçırıldığında 8 yaşındaydı. Ve büyük ihtimalle diyebiliriz ki kayıp insan bölümü 4 hafta sonra bu davayı kapatacaktir, veya kapatılacağı bekleniyor." diye yazmıştı köşesine. 10 gün sonra Delia Budd'a bir mektup geldi. Ama eğitimi yetersiz olduğu için kendi okuyamadı ve oğluna verdi okuması için. Edward mektubu okur okumaz fırlayıp detektif King'i bulmaya gitti. Mektup tek kelimeyle dehşet vericiydi:

"Sevgili Bayan Budd,

1894'de bir arkadaşım Steamer Tacoma adlı bir gemide tayfa olarak çalışıyordu. San Fransisco'dan HongKong'a sefer yapıyorlardı. Oraya vardıkarında karaya çıkmış ve içip, sızmışlar. Uyanıp limana gittiklerinde, gemi çoktan hareket etmişti. O yıllarda Çin'de açlık krizi vardı. Etin her türlüsü 1-3 $ dan satılıyordu. Açlık ve acı okadar büyüktü ki en fakir aileler arasında, diğerlerini kurtarmak için 12 yaşın altındaki çocukları yiyecek olarak satıyorlardı. 14 yaşın altındaki hiçbir kız veya erkek çocuk sokaklarda güvende değildi. İstediğin kasaba gidip pirzola veya biftek alabilirdin. Çıplak çocuk bedeninin parçalarını getirip hangi bölümü istersen kesip veriyorlardı. Özellikle de kıçları dana bonfile gibi en pahalı fiyata satılıyordu, çünkü en lezzetli bölümü orasiydi. John orada o kadar uzun kaldı ki, insan etinin tadına karşı bir beğeni kazandı. New York'a döndükten sonra biri 7 biri 11 yaşında iki erkek çocuk kaçırdı. Onları eve götürüp soydu, bağladı ve bir dolaba kapattı. Günde bir kaç kez, hatta bazen geceleri, etleri yumuşak ve lezzetli olsun diye onları sopayla dövüyordu, işkence ediyordu. Önce 11 yaşındakini öldürdü çünkü kıçı daha büyük ve tabii ki eti daha fazlaydı. Kafası, sindirim sistemi ve kemikleri hariç her parçasını pişirip yedi. Onu fırında kızarttı ( Bütün kıçını ), haşladı, yağda kızarttı, ızgara ve güveç yaptı. Küçük oğlan da aynı kadere uğradı. O sıralarda ben 409 E 100 St. da oturuyordum, hemen yan komşusu olarak. Bana insan etinin ne kadar lezzetli olduğunu o kadar çok anlattı ki, sonunda bende denemeye karar verdim.

3 Haziran 1928 Pazar günü sizi aradım ve geldim. Size süzme peyniri ve çilek getirdim. Öğle yemeği yedik. Grace kucağımda oturdu ve beni öptü. O zaman onu yemeye karar vermiştim.

Onu parti bahanesiyle götürecektim ve sen, evet gidebilir, dedin. Onu Wenchester'daki daha önceden seçtiğim boş bir eve götürdüm. Oraya vardığımızda ona dışarda beklemesini söyledim, o da kır çiçekleri toplamaya başladı. Üst kata çıktım ve bütün kıyafetlerimi çıkardım, çünkü çıkarmazsam kan olabilirlerdi. Hazır olduğum zaman camdan onu çağırdım ve gelene kadar bir dolaba saklanıp bekledim. Beni çırılçıplak gördügü zaman bağırmaya başladı ve merdivenlerden aşağı kaçmaya çalıştı. Onu yakaladım, beni annesine söyleyeceğini söyledi. Önce onu soydum. Nasıl da tekmeledi, ıssırdı ve tırmaladı. Onu ölene kadar boğdum, sonra da etini odama taşıyabilmek için kücük parçalara ayırdım. Onu pişirip yedim. Kücük kıçı fırında kızardıktan sonra nasıl da lezzetli ve yumuşak olmuştu. Bütün vücudu bitirmem 9 günümü aldı. Onu becermedim, isteseydim yapabilirdim. Bakire olarak öldü."


Kimse bu mektubun gerçek olduğuna inanmak istemiyordu. Sadist ve sapık bir ruh hastasının sanrıları gibiydi bunlar. Ama Detektif King, Aile ile tanışma konusundaki yazılanların gerçek olduğunu biliyordu. Adamın el yazısı da 6 yıl önce yaşlı adamın Western Union'da yazdığı nottaki el yazısıyla aynıydı.
Bu mektubun üzerinde önemli deliller vardı, üzerindeki N.Y.P.C.B.A. amblemi New York Özel Şöförler Yardımsever Derneğine aitti. Dernek başkanının yardımıyla üyeler arasında bir acil durum toplantısı yapıldı.. Aynı zamanda polis başvuruları inceliyor ve el yazısını karşılaştırıyordu. Detektif King el yazısı tutmayanlardan dernek kağıtlarından alanları bildirmelerini istedi. Genç bir hizmetli öne gelerek kendisinin dernek kağıt ve zarflarından aldığını, ama çıkarken onları eski dairesinde bıraktiğini söyledi. Adresi alan polisler oraya gittiğinde evsahibi olan bayanla karşılaştı ve tarif ettikleri kişinin gerçekten de orda aylarca kaldığını ama birkaç gün önce ayrıldığını öğrendiler. Eski kiracısı kendini Albert H. Fish olarak tanıtmıştı. Hatta ayrılırken Kuzey Carolina'daki Civilian Conservation Corps'ta ( sivil koruma birliği ) çalışan oğlundan bir mektup beklediğini, mümkünse onun için saklamasını, gelip alacağını söylemişti. Oğlu yaşlı adama düzenli olarak para gönderiyordu. Sonunda bölge postanesine Albert Fish adına bir mektup gelmişti. Ama Fish eski evsahibini aramamıştı ve polis onu bir şekilde korkuttup kaçırdığını düşünmeye başladı. Ama 13 Aralık 1934'de evsahibi polisi aradı ve Albert Fish'in mektuplarına bakmak için daireye geldiğini söyledi. Detektif King geldiği sırada, yaşlı adam oturmuş bir fincan çay içiyordu. Fish ayağa kalktı ve King ona Albert Fish olup olmadığını sordu. Birden Fish elini cebine attı, bir ustura çıkardı. King öfkeyle atlayarak Fish'in elini sertçe yakaladı, usturayı alarak saf dışı bıraktı. Sonunda yakalanmıştı.


İTİRAFLAR

Albert Fish´in itirafları birçok savcı ve psikyatrist tarafından dinlendi. İyice düzeltilmiş haliyle gazetelerde çıktı. Sapık ve ahlaksız bir beynin içinde bir yolculuktu. Önceleri inanılmaz geliyordu, ama zamanla tüm detaylar yerine oturmaya başladı. Olay, adamın ne kadar kocamış ve zararsız göründügü dikkat çektikçe, iyice şaşırtıyordu. Kambur ve güçsüz duran, 65 kilo ve 1.65 boylarında bir adamdı.
İlk itirafları detektif King aldı. Fish ona 1928 yazında "Kana susuzluğunun", öldürme isteğinin onu ele geçirdiğini söyledi. Edward'in gazetedeki ilanına cevap verdiği zaman asıl istediği o gençti, Gracie değil. Aslında Edward'ı uzak bir yere çekip, bağlayıp, penisini kesip, orda kanamadan ölmesi için bırakmak istemişti. Evi ilk ziyaretinden sonra gençleri öldürmek için ihtiyacı olan malzemeleri temin etmişti : satır, testere ve kasap bıçağı. Eve ikinci ve son kez gelmeden önce bu cinayet aletlerini bir çantada gazeteciye bırakmıştı. Fish kendini, tam bir erişkin olan iri yarı Edward'i ve arkadaşı Willie'yi, ikisini de alt edebileceğine inandırmıştı. Bu konuda yeterince tecrübesi vardı. Ancak Gracıe'yi gördügü zaman fikrini ve planını değiştirdi. Şimdi mutlaka öldürmek istediği kişi oydu. Birşeyden şüphelenmeyen Gracie ile gazeteciye geri döndü ve malzemelerle dolu çantasını aldı. Sonra Bronx'a giden bir trene bindiler, ordan da Worthington, Winchester'e aktarma yaptılar. Gracie için sadece gidiş bilet alınmıştı. Kız tren yolculuğundan büyülenmişti. Sadece iki kere şehire inmişti. Bu onun için harika bir zevkti. Fish dehşet dolu planına o kadar gömülmüştü ki, Worthington durağında, malzeme çantasını trende unuttu, ne komiktir ki zavallı Gracie farketti ve hatırlattı. Ormanlık kesime doğru üzünce bir süre yürüdüler ve ağaçlar altındaki iki katlı Wisteria Evine ulaştılar. Gracie kendisini dışarda çiçek toplayarak oyalarken, Fish yukarı çıkıp soyunmuştu, malzemelerini çantadan çıkartıp hazırladı. Sonra Gracie'yi yukarı çağırdı. Kız elinde buket yaptığı kır çiçekleriyle eve girdi ve yukarı çıktı. Yaşlı adamı çıplak görünce, anne, diye bağırdı ve kaçmaya çalıştı. Ama Fish onu yakaladı ve boğarak öldürdü. Onu boğmarken cinsel açıdan bir zevk alıyordu. Kafasını eski bir boya tenekesinin üstünde kesip, kanın neredeyse tamamını tenekeye akıtmıştı. Sonra kanı arka bahçeye döktü. Kafasız vücudu soydu, kasap bıçağı ve satır ile ikiye ayırdı. Bazı bölümlerini gazeteye sarıp yanına aldı, gerisini evde bırakti. Birkaç gün sonra dönüp, malzemelerini ve vücuttan geri kalanları arka bahçedeki duvarın öbür yanına attı. Bu itiraflardan sonra detektif King son bir soru sordu:
"Bu korkunç şeyleri yapmana ne sebep oldu ?"
Fish :"Biliyorsun, bunun için bir sebep gösteremem" diye cevap verdi.
Yüzbaşı John Stein aileye o iğrenç mektubu niye yazdığını sorduğunda, gene bilmediğini söyledi,
"İçimde bir yazma tutkusu vardı."
O gün polis Wisteria evine gitti ve Gracie´nın artıklarını çıkarttılar. Fish yanlarında duruyordu ama hiçbir duygusal tepki göstermiyordu.
O gece saat 22'de Fish Bölge savcısı P. Francis Marro tarafından sorguya çekildi. Marro, Fish'e Gracie'yi neden öldürdügünü sorduğunda,
"Kana susadığını" bu susuzluğun onu ele geçirdiğini söyledi. Olay bittikten sonra pişman olduğunu "Geri kalan hayatımı bir yarım saat için vermeye hazırdım, eğer yaptıklarımı geri alabilseydim"
Marro tecavüz edip etmediğini sorduğunda, sertçe "Aklımdan bile geçmedi" dedi.
Mektupda bahsedilen yamyamlık konusunda ne polis herhangi birşey sordu o zaman, ne de kendiliğinden bahsetti. Polis bunun gerçek olamayacak kadar çılgınca olduğuna karar vermiş olmalı. Veya bu konu gündeme gelirse savunmanın davayı, "akıl sağlığı yerinde olmadığı" nedeniyle düşürmek isteyeceğini tahmin ediyorlardı. Albert Fish'in yakalanması ertesi gün gazetelere çıkmıştı ve bir gazeteci ordusunu Budd Ailesinin evine çekmişti. Aynı gün Detektif King, Bayan Budd ve oğlu Edward'i adamı teşhis etmeleri için karakola getirdi. Edward adamı teşhis etmekten fazlasını yaptı. Kendini adamın üzerine attı
"Seni yaşlı ****! Pis O. çocuğu!"
Bayan Budd Fish'in soğukkanlılığı karşısında şaşırmıştı,
" Beni tanımadınmı?" diye sordu.
"Elbette" dedi Fish " Sen Bayan Budd'sın"
"Ve sen evime misafir olarak gelip, kızımı kaçıran adamsın" dedi gözyaşları içinde.


Fish'in sabıka dosyasından, 1903'te çekilmiş bir resim

Albert Fish'in polislere yabancı olmaması çok şaşırtmadı. Sabıka kaydı büyük çapta hırsızlık yapmaktan tutuklandığı 1903'e kadar uzanıyordu. O zamandan beri müstehcen mektuplar yazma ve küçük çapta hırsızlık gibi ufak tefek suçlardan 6 kere tutuklanmıştı.
Bunların yarısı Gracie'nin kaçırılması dönemine rastlıyordu. Ama her seferinde davalar düştü. Çok kez de akıl hastanesine yatmıştı.
Geçmişi sorulduğunda ;

"19 Mayıs 1870 Washington doğumluyum. B Street N.E.de oturuyorduk. Babam Kaptan Randall Fish'di, 32.dereceden Mason. Meclis mezarlığında yatıyor. Potamoc Nehri gemisi kaptanıydı. D.C. ile Virginia Marshall Hall arası çalışıyordu. 15 Ekim 1875 de öldü, beni de St.John yetimhanesine yerleştirdiler. Dokuz yaşıma gelene kadar oradaydım. Ve benim doğrulardan sapmam o zaman başladı. Acımasızca kamçılanırdık orda. Yapmamaları gereken şeyler yapan çok erkek çocuk vardı. Koroda sopranoydum 1880-1884 arası. Sonra New York'a geldim. İyi bi boyacıydım, iç mekanlar veya heryer."

"Bir daire tuttum ve annemi yanıma aldım. 76 Batı 101nci caddede oturuyorduk, karımla da ordayken tanıştık. Altı çocuğumuz doğduktan sonra, beni terketti. Bütün mobilyaları aldı ve çocukların üzerinde yatabileceği bir minder bile bırakmadı." "Hala çocuklarım için endişeleniyorum" dedi. Yaşları 21 ile 35 arası değişiyor. "Yaşlı babalarını hapishande bir kez olsun ziyarete gelmediler."

Albert Fish hem Manhattan hem de Wetchester'de suçlandı. Önce Manchester'de birinci dereceden cinayet sonra da Manhattan'da çocuk kaçırmadan dava edildi.
Bu arada polis gerçekten büyük bir ilerleme kaydetti. Brooklyn tramvayının batmanı Fish'in resmini gazetede gördügünü ve onu 11 Şubat 1927'de kucağındaki kücük çocuğu susturmaya çalışan sinirli adam olduğunu hatırladı. Joseph Meehan, emekli batman, ikisini dikkatle izlemişti, cünkü çocuğun üstünde bir mont bile yoktu. Annesini isteyerek ağlıyordu ve adamın elinde tramvayın içinde sürükleniyordu. Bu çocuğun kaçırılmış Billy Gaffney olduğu ortaya çıktı. Eninde sonunda Fish, Billy Gaffney'e yaptığı ağıza alınmayacak şeyleri itiraf etti.

"Onu Riker Caddesinde boş duran bir eve götürdüm. Kaçırdığım yere çok uzak değil. Onu soydum ve elleriye ayaklarını bağladim, ağzını da çöpten aldığım kirli bir gazete parçasıyla tıkadım. Sonra kıyafetlerini yaktım. Gece 2 de tramvayla 59uncu caddeye geldim ve ordan eve yürüdüm. Ertesi gün öğlen 2 gibi, aletler aldım. Güzel dokuz uçlu bir kamçı, ev yapımı ve kısa saplı. Bir tane kemerimi ortadan ikiye kestim ve uçlarını da altı adet 20 santimlik parçalara ayırdım. Çıplak kıçından kan akana kadar bunun ikisiyle onu kamçıladım. Kulaklarını ve burnunu kestim, ağzını bir kulaktan diğerine kadar yardım. Gözlerini oydum. O zaman öldü. Sonra bıçağı karnına batırdım ve ağzımı dayayıp, akan kanını içtim. 4 eski patates çuvalı aldım ve biraz taş topladım. Bir çanta vardı yanımda, kulaklarını, burnunu ve göbeğinden birkaç dilimi bunun içine koydum. Sonra bedenini karnından ikiye ayırdım. Bacaklarını kalçasının 5 santim altından ayırdım, bunları da çantaya koydum. Kafasını, ayaklarını, kollarını ve dizlerinden aşsağısını kestim. Bunları çuvala koydum ve taşlarla ağırlaştırdıktan sonra Kuzey Beach'in ilerisindeki çamurlu sulara attım. Etlerle eve geldim. En sevdiğim vücudun ön kısmı elimdeydi şimdi. Aleti, testisleri ve güzel yağlı kıçı. Bunları fırında kızartıp yiyecektim. Kulakları, burnu ve yüzü ile karnının geri kalan kısımlarıyla da güveç yaptım. İçine soğan, havuç, şalgam, pırasa, tuz ve biber ekledim. Bayağı lezzetliydi. Sonra kalçasının iki tarafını açtım, aletini ve testislerini kestim ve yıkadım önce. Poposunun her yanağının üzerine domuz pastırması koydum ve fırına verdim. Sonra 4 tane soğan hazırladım, et 15 dakika pişince, üstüne sos için yarım litre su ve soğanları ekledim. Yemeğin güzel ve sulu olması için aralıklarla tahta kaşıkla üzerini yağladım. 2 saat içinde güzelce kızarmıştı, içi de pişmişti. Şimdiye kadar hiç bunun yarısı kadar bile lezzetli birşey yememiştim, hindi bile. Her lokmasını zevkle yedim ve tamamı 4 günde bitti. Hayaları da çok güzeldi ama penisini çiğneyemediğim için tuvalete attım."

Günler sonra Staten adalarından bir adam gelip, Fish'i tanıdığını söyledi. 8 yaşındaki kızını yakındaki ormana çekmeye çalışmıştı. Aynı ormanlıkta Francis O'Donnel 3 gün sonra öldürülmüstü (1924). Şimdi gençliğinde olan kız, onu hücresinde görünce tanıdı. "Gri Adam" bulunmuştu. Fish'in aynı zamanda 1932'de 15 yaşındaki Mary O'Connor cinayetiyle de bağlantılı olduğu ortaya çıktı. Kızın çürümüş cesedi Fish'in boyadığı bir evin yakınında ormanda bulundu. Değişik eyaletlerde bu kadar farklı suçlama olmasından dolayı, serbest bırakılması olası değildi. İdamdan kurtulmasının tek yolu ise adli psikyatristlerin veya psikologların onu deli ilan etmeleriydi.
AKIL HASTALIKLARI UZMANLARI

Dr. Frederic Wertham "The Show Of Violence" (Şiddet gösterisi) adlı kitabında Albert Fish'le tanışmasını anlatıyor. Adamın ne kadar uysal, kibar, yardımsever ve terbiyeli olması karşısında şaşkınlığa düşmüştü. "Çocuklarını emanet edecek birini arıyorsan, onu seçerdin." diyordu hatta. Fish'in bulunduğu durum karşısıdaki tavrı kendini tamamen soyutlamaktı. "Yaşamak için bir isteğim yok, öldürülmek için bir isteğim yok. İkisi de benim için farketmiyor. Tamamen haklı olduğumu düsünmüyorum."
Dr. Wertham bununla deli olduğunu mu kastettiğini sorunca, "Tam olarak değil, ben kendimi hiç anlayamadım."

Fish'in ailesinde psikozların cirit attığı ortaya çıktı.
"Amcası dini bir psikoz yaşıyordu ve bir akıl hastanesinde öldü. Bir üvey erkek kardeşi aynı şekilde bir tımarhanede öldü. Bir kardeşi gerizekalıydı ve hidrosefalden öldü. Annesinin de biraz tuhaf olduğu söyleniyor ve bazı şeyler görüp duyduğunu iddia ediyordu. Bir halasının tamamen delirmiş olduğu biliniyor. Bir erkek kardeşi alkolikti. Bir kız kardeşi de zihinsel acı, melankoli çekiyordu."

Gerçek adının Hamilton Fish olduğunu söyledi, Başkan'ın genel sekreteri olan uzak bir akrabasına ithafen. Bu isim yüzünden alay konusu olmaktan bıktığı için Albert ismini almış. 26 yaşında, 19 yaşındaki bir kızla evlenip 6 çocuk sahibi oldu. En genç olanı 3 yaşına geldiğinde, karısı başka bir adamla kaçtı ve Fish'i çocukların yetiştirilmesilye yanlız bıraktı. Bunun üzerine 3 kere daha evlendi ama hiçbiri resmi değildi çünkü ilk karısından hiç boşanmamıştı. Dr.Wertham Fish'in sapıklığının psikyatri ve suç tarihinde eşine rastlanmadığını belirtiyor: "Çocuklara, özellikle erkek çocuklarına yöneltilmiş sado-mazoşizm, Fish'in cinsel gelişimine daha doğrusu gerilemesine önderlik ediyordu."

Fish: "Başkalarına ve hatta kendime acı çektirme arzusu vardı hep içimde. Canımı yakan herşeyden zevk alıyor gibiydim." diyordu. Fish her türlü salgı ve dışkı ile deney yapmış, alkole batırılmış pamukları makatından sokup ateşe vermişti. Bunu kurbanı olan çocuklara da yaptığı biliniyor. Fish, Wertham'a yaptığı en az yüz çocuk avını da itiraf etti, onları para veya şekerle kandırıyordu. Genelde afro-amerikan ırktan çocukları seçiyordu, çünkü polisin onların kayıp veya kaçırılmış olmasına daha az dikkat edeceğine inanıyordu. Asla aynı mahalleye dönmüyordu. Farklı 23 eyalette yaşamış ve herbirinde en az 1 çocuk öldürmüş olduğunu söylüyordu. Bazen de boyacılık yaptığı yerlerde çocuk cinayetiyle veya taciziyle ilgisi olduğu düşünüldüğü için işini kaybediyordu. Bazen de içinde müstehcen mektuplar yazmak için bir baskı, bir zorlayıcı duygu oluşuyordu ve o da sık sık yazıyordu. Dr. Wertham'a göre "Tipik, bir insanın fantezilerini ve düşlerini anlattığı türden mektuplar değildi bunlar. Bunlar içinden gelen davranışları başkalarının da uygulayabilmesi için ve beraber yapmak için teklifler, şekilli ve ayrıntılı anlatımlardı." Aslında psikyatrist Fish'in bazı konularda yalan söylediğine inanıyordu, özellikle de acı çekmek için kendi kendine makat ve hayaları arasına iğne batırması konusunda şüpheleri vardı.


Fish'in röntgen filmi

"Bunu başkalarına, yanı çocuklara da yaptığını anlattı. Önceleri bu iğneleri batırıp batırıp çıkartıyordu. Ama zamanla bazılarını o kadar derine batırmıştıki, çıkartamamıştı."
Doktorun yaptığı röntgen muayenesi sonucunda o bölgede 29 iğne bulununca, şüpheler ortadan kalktı. 25 yaşından itibaren halüsinasyon ve hayaller görmeye başlamış.
"İsa ve meleklerini gördüğünü sanıyordu. Kendini dini hayallere kaptırmıştı. Günahlardan ve yaptığı haksızlıklardan arınmak için, acı çekmesi gerektiğine, kendini cezalandırması gerektiğine ve insan kurban etmesi gerektiğine inanıyordu. Kendi cümlelerini, incilden cümlelerle birleştirip, sonu gelmeyen alıntılarla kendini haklı çıkartmaya çalışıyordu. Fish tanrının ondan işkence etmesini ve erkek çocuklarını iğdiş etmesini beklediğine inanıyordu, ve bunu da birçok çocuğa yapmıştı." Wertham, Fish Billy Gaffney'in vücüduna yaptıklarını anlattıkça, hayrete düsüyordu. "Yaptıklarını her ayrıntısına kadar anlattığı sıradaki akli durumu kendine özgü ve tuhaf bir karışımdı. Olayları sıradan birşeymiş gibi anlatıyordu, sanki bir ev kadınının yemek tarifi vermesi gibi... Ama yüz ifadesi ve ses tonu bir nevi tatmin olma ve kendinden geçme yansıtıyordu. Kendime şunu dedim: Tıbbi veya adli delilik sınırlarını nereye koyarsanız koyun, bu adam onların çok ötesinde."

Fish'in dini pskiozlar çektiği sadece Dr.Wertham'ın fikri değildi. Çocukları onu çıplak vücudunu kan çıkana kadar, çivi batırılmış bir kürekle vurduğunu seyretmişti. Aynı şekilde yalnız tek başına bir tepeye çıktığını, ellerini havaya açıp, "Ben İsa'yım !" diye bağırdığını söylüyorlardı. Fish: "Yaptığım doğru olmalıydı, eğer yanlış birşey yapıyor olsaydım, bir melek beni durdururdu, Hz.İbrahim'i kendi oğlunu kurban etmeden durdurduğu gibi..."dedi. Dr.Wertham, savunmanun doktoru, Fish'in kesinlikle aklı dengesinin yerinde olmadığını savunuyordu. "Kişiliği içe dönük ve son derecede çocuksu. Anormal ruhi görünümünü ve hastalığını Paranoyak Psikoz olarak tanımlayabilirim. Fish hayallar görüyordu ve cezalandırma, günah, kefaret ödeme, din, işkence, kendini cezalandırma fikirleriyle aklını bozmuştu. Çarpık, isterseniz çılgınca deyin, bir doğru ve yanlış tanımı var. Bunu kıyaslama şekli de, yanlış birşey yapsaydı, İbrahim'ın durdurulduğu gibi bir melek tarafından durdurulacağı inancıydı."

Wertham gerçekten de 15 çocuğu öldürdüğüne ve başka yüzlercesini taciz ettiğine inanıyordu. Diğer iki doktor da Fish'in aklı dengesinin yerinde olmadığını söylüyordu. Savcılığın çağırdığı 4 psikyatrist ise Fish'in akli dengesinin yerinde olduğunu savunuyordu. Fish'in bir ara gözlem için yattığı akıl hastanesinin müdürü ve bu doktorların başı olan doktor onu zararsız ve aklı başında olarak tanımlamıştı, bu dönemde Budd cinayetini ve birkaç başka cinayet daha işlemiş bulunuyordu.


DURUŞMA

Albert Fish'in Grace Budd'i kasıtlı olarak öldürmekten yargılanması 11 Mart 1935, Pazartesi günü White Plains'de Hakim Frederick P. Close'un yönetiminde başladı. Bölge başsavcısı Elbert F. Gallagher davacı taraf, savunma avukatı James Dempsey savunmadaydı. Dempsey, Bellevue Hastanesinin yeterliliğine sorgulamayı düşünüyordu, çünkü onlar Fish'i 1930 akli idengesi yerinde diye taburcu etmişlerdi. Aynı şekilde Fish'in klasik boyacı hastalığı olarak bilinen "Kurşun Sancıları" denilen akıl hastalığına yakalanmış olduğunu ispatlamaya çalışacaktı. Gallagher' in ana stratejisi duruşmanın başında özetlenmişti:


Fish ve avukatı James Dempsey

"Bu davada ya deli katil, ya da aklı başında olma durumu var." Fish adli olarak da akli dengesi yerinde, doğru ve yanlış farkını ve davranışlarının kaynağını ve niteliğini biliyordu. Akli durumunda bir kusur yok. Yaşına göre olağanüstü bir hafızası var. Etrafında olan biten olayların tamamen farkında. Akli gerileme veya bozukluk söz konusu değil. Ama cinsel tercihleri kesinlikle anormal, tıbbi açıdan cinsel sapık veya cinsel psikopat olarak sayılabilir. 3 Haziran 1928'de küçük kızı evinden kaçırması, cinayet aletlerini önceden hazırlaması, onu Westchester Eyaletine getirmesi, ormanlıkla çevrili boş eve sokması.... Bunların hepsinin yanlış olduğunu biliyordu ama gene de yaptı. Akli durumu kesinlikle yerindedir ve yaptıklarının cezasını çekmelidir."

Savunma avukatı Dempsey Fish'in sıradışı hayatının, kendini iğneli bir kürekle kamçılamasının ve iğneler sokmasının üzerinde yoğunlaştı. Sonra da Fish'in babalık yeteneklerini ve çocuklarına olan sevgisini gündeme getirdi. "Bütün yaptığı şiddete, suçlara ve bozuk eğilimlerine rağmen, bu adamın ikinci bir yönü daha var. Çok iyi bi babaydı. Bütün hayatı boyunca asla herhangi bir çocuğuna eli kalkmadı. Her yemeklerinde şükrettiler. 1917'de altı çocuğun en küçüğü 3 yaşındayken, karısı onu terketti. Ve o tarihten, 1928'deki Grace Budd cinayetine kadar o çocuklara hem anne hem babalık yaptı." Sözlerini "Çocukları öldürüp yiyen bir insanın nasıl akli dengesi yerinde olabilir, bunu ispatlamak savcılığa düşer" diyerek bitirdi.

Grace'in ailesi de ifade verdi. Dempsey hem annesi Delia'nin hem de babası Albert Sr.'un, Gracie'nin onunla doğumgününe gitmesine izin vermeleri üzerinde durdu. İfade sırası babasına geldiğinde adam dayanamadı ve yüksek sesle ağlamaya başladı. Duruşmanın 3.günü, savunmanın şiddetli itirazlarına rağmen, Grace Budd'dan kalanlar mahkemeye delil olarak getirildi. Detektif King'de bunlardan yola çıkarak Grace Budd'ın nasıl öldürüldüğünü tekrar canlandırıyordu. Sonra Gallagher kutunun içinden kızın küçük kafatasını çıkardı. Çok etkileyici bir andı. Dempsey duruşmanın yanlış yapıldığından dolayı davanın düşmesini istedi.

Akli dengesinin yerinde olmadığını ispatlamak için üzerine en çok gittiği konu yamyamlıktı. Fish'in kızın bedeninin bazı bölümlerini yemesini ispatlamaya çalışacaktı, ve bunu da aklı başında kimse yapmazdı. Ama bunu saptama konusunda başarılı olamadı ve Fish'in gerçekten de yaptığını söylediği şeylerin yapıldığını ispatlayamadı. Fish duruşmaya tamamen kayıtsız kalıyordu. Sadece bir ara avukatına yaşamak istediğini, yaşaması gerektiğini söyledi, çünkü "Tanrı'nin hala bana yaptıracağı işler var. " diyordu.

Dempsey, Fish'in çocuklarını da onun tuhaf davranışlarını anlatmaları için ifade vermeye çağırdı. Kendini kamçılama, kendine iğneler batırma ve dini sanrılarını anlattılar. Ama aynı zamanda onlara hiçbir zaman onlara kötü davranmadığını, tam tersine iyi bir baba olduğunu da söylediler. Onun garip davranışlarına bir örnek olması için de ondan sürekli müstehcen mektuplar alan bir kadın mahkemeye çağırıldı, bu sapıkça açıklamalar okunurken bütün kadınlar mahkeme salonunu terketmişti.

Başka bir savunma tanığı Mary Nicholas'tı, Fish'in 17 yaşındaki üvey kızı, Fish'in kız ve erkek kardeşlerine öğrettiği bir oyunu anlattı.
"Odasına gidip kahverengi erkek mayosunu giyip gelirdi. Yanında bir boya fırçası vardı ve ellerinin ve dizlerinin üzerine çökerdi. Birimiz onun üzerine ters oturup havaya parmak kaldırırdık. Kaç tane parmak kaldırdığımızı bilmesi gerekiyordu, bilirse vurmazdık... Ama asla bilemezdi, hatta bazen sahip olduğumuzdan daha fazla parmak söylerdi. Eğer bilemezse havaya kaldırdığımız parmak sayısı kadar ona fırçayla vurmamız gerekiyordu. Bazen de boya fırçansının yerini bir saç fırçası alırdı."
Çocukların önünde tırnak diplerine iğne batırdığı da olurdu. Aslında Dempsey'in savunma doktorlarına karşı bir kozu daha vardı. Dr Charles Lambert, Fish'le 3 saat konuştuktan sonra, onun "Psikopat kişilikli bir insan ama psikoz yaşamıyor." demişti.
Dempsey Lambert'e, "Bu adamın sadece kızı öldürmekle kalmayıp, aynı zamanda yemek için etini kestiğini de düşün. 9 gün boyunca insan eti yiyen bir insana hala psikoz yaşamıyor nasıl denebilir ?" diye sordu.
Lambert, "İnsan yemek zevki için sorumlu tutulamaz, Mr.Dempsey." dedi.
Dempsey'ın "O zaman bana tecrübelerinize dayanarak insan eti yiyen kaç kişiye rastladığınızı söyleyebilirmisininz ?" diye ısrarı üzerine,
"Hmm, sosyetenin ünlü simalarını tanıyorum.... Birini de özellikle iyi biliyorum, ve hepinizin de bildiği gibi kimin salatasına ekleme olduğunu da..." diye ifade verdi. Dempsey'in Fish'in davranışlarında psikoz izleri bulan akıl hastalıkları uzmanlarından birinde şansı daha iyiydi.



Duruşma 10 gün sürdü ama jüri 2 saatten daha az zamanda kararını verdi.
"Davalıyı suçlu buluyoruz." Fish bu durumdan çok memnun değildi, ama elektrikli sandalyeye bağlanacağını duyunca bundan etkilenip heyecanlandı. Bir gazetecinin yazdığına göre
"Sulu gözleri birden parladı. Kendine acı ve zevk vermek için kullandığı alevlerin çok daha etkilisiyle yanmak fikri onu cezbetmişti."
Fish jüriye elektrikli sandalye cezasına çarptırıldığı için teşekkür etti.
16 Ocak 1936'da Albert Fish idam edildi.


kaynak

Ölüm:.

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken,
bir bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini
saklamasını emretmiş. Bakkal da Napolyon'u müsait bir
yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da
-'Az evvel biri koşarak şu tarafa kaçtı.' diye savuşturmuş.
Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler.
Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon' a sormuş:
-'Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun
buruna gelmek nasıl bir duygu?'
Napolyon birden öfkelenmiş.
-'Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine
konuşabiliyorsun?' diye bağırmış.Hemen askerlerine, adamcağızı
kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp,
karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artık 'ateş'
emri verilecek... Adamcağız içinden
-'Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin' diye düşünürken, arkadan
bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış. Karşısında Napolyon varmış.
Tek cümleyle cevaplamış Napolyon:
-'İşte böyle bir duygu!'

Bİr Hirİstİyan Papazin MÜslÜman OluŞu

BİR HIRİSTİYAN PAPAZIN MÜSLÜMAN OLUŞU

“Malumunuz olsun ki, ben MAYORKA ülkesindenim. Babam, Mayorka ahalisindendir. Kendisinin benden başka çocuğu yoktu. Altı yaşına girince beni bir papaz muallime teslim etti. Ben bu papazdan İncil’i okudum. İki sene zarfında yarısından çoğunu ezberledim. Bundan sonra iki sene kadar da İncil’in lügatleri ve mantık ilmi öğrenmekle uğraştım. Sonra Hıristiyanlar arasında ilim memleketi sayılan “Larde” şehrine gittim. Bu memlekette altı sene kadar tıp ve nücum(yıldız ilmi) okudum. Sonra dört sene kadar da İncil ve İncil’in lügatlerini okuttum.

Daha sonra “ Nebuniye” ye gittim. Nikola Martel ismiyle tanınan, Hıristiyanlar arasında kadri büyük, ihtiyar bir papazın kilisesine girip orada yerleştim. Bu zat, Hıristiyanlar arasında ilim ve dindarlık cihetiyle yüksek bir mertebeye haizdir. Zamanın seçkiniydi. Hükümdarlar tarafından kendisine müracaat olunur, hediyeler gönderilirdi.

Ben bu papazdan Hıristiyan dininin usul ve hükümlerini okudum. Kendisine yakın olmaya çok itina ettim. O da beni en yakın talebesi olarak herkese takdim etti. Yanında on sene tahsile devam ettim. Onun hizmetine bütün kudretimle hayatımı vakfederek, ona sımsıkı bağlandım.

Bir gün hastalandığı için derse gelemedi. Derse gelenler dershanede otururlarken bir takım meselelerin müzakeresine başlandı. Nihayet konu Cenab-ı Hakk’ın Hz. İsa’ya bildirmiş olduğu şu “Senden sonra bir peygamber gelir, ismi şerifi Paraklit’tir” mealindeki ilahi hükme dayandı. Bu konuda hazır olanlar arasında pek çok münakaşalar oldu. Fakat mesele halledilemeden dağılıp gittiler. Ben de kalkıp üstadın evine geldim.

- Bugün aranızda ne gibi bahisler cereyan etti? diye bana sordu.

Ben de:

- Paraklit isminde ihtilaf olundu, dedim. Bu konuda verilen cevapları söyledim. Fakat hiç kimsenin doğruyu bulamadığını, bu yüce ismi ancak ilimde çok ileri gitmiş alimlerin bilebileceğini açıkladı.

Bunun üzerine ben ayaklarına kapanıp bu yüce ismi söylemesini istedim.

Bunun üzerine ağlamaya başladı ve dedi ki:

- Oğlum, bu mübarek ismi bilmekte sayısız faydalar vardır. Lakin korkarım ki, saklayamaz da söylersin. Sonra Hıristiyanlar seni o dakika öldürürler.

- Üstadım, dedim. Allah, İncil ve Mesih hakkı için bana söyleyeceğiniz sırların hiçbirini ifşa etmem.

Böyle teminat verdikten sonra üstad dedi ki:

- Oğlum, bil ki: “Paraklit” ismi, Müslümanların peygamberi Hz. Muhammed’in (S.A.S.) mübarek ismidir. Kendisine Danyal Aleyhisselamın lisanı üzere mezkur olan dördüncü kitap ki, Kur’an nazil olmuş ve bu kitabın o peygamberi celile nazil olacağını ve dininin Hak Din, milletinin de İncil’de adı geçen hak millet olduğunu Danyal Aleyhisselam haber vermiştir.

Bu açıklaması üzerine, Hıristiyanlık hakkında ne dersiniz diye sordum.

Bunun üzerine dedi ki:
- Oğlum, eğer Hıristiyanlar, İsa Aleyhisselamın dini üzere olsalar ilahi din üzerine kaim olmuş olurlardı. Çünkü İsa’nın ve bütün peygamberlerin dinleri, Allah’ın dinidir.

- Öyle ise bu işten kurtuluş nasıl olur?

- Müslüman olmakla.

- Müslüman olan necat bulur mu?

- Evet, Müslüman olan dünya ve ahirette necat bulur.

Bu sözü üzerine:
- Efendim, akıllı olan kimse en faziletli ve en hayırlı olan şey ne ise kendisi için onu seçer. Siz İslam Dininin fazilet ve yüksek kıymetini kavradığınız halde niçin Müslüman olmadınız? Ne mani var? Dedim.

- Oğlum, Allahu Teala, İslamiyet’in faziletini ve İslam Peygamberinin şerefini, bana küçük yaşta değil, ihtiyarlıktan sonra nasip etti. bu hususta bizim için öne sürülecek bir özür yoktur. Belki İlahi hüccet üzerimizde durmaktadır. Eğer sen yaşta iken Hak Teala Hazretleri bana hidayet buyurmuş olsaydı, her şeyi terk ederek Hak Din’e alenen girerdim. Eğer bende İslamiyet’e birazcık meyil ve rağbet görülecek olursa Hıristiyanlar beni yaşatmazlar, derhal öldürürler. Farz edelim ki ellerinden kurtulup İslam memleketlerine iltica ettim, Müslümanlara “ben İslam Dini’ni kabul ettim, size geldim” diyecek olsam: “ Hak Din’e girip kazanmışsın. Allah’ın azabından nefsini kurtarmış olduğun bir dine girmekle bizi minnet altına koyduğunu mu sanıyorsun?” diyecekler. Ben onların dilini bilmem. Onlar benim hakkımı bilmezler. Doksan yaşında bir ihtiyar olarak yanlarında kalıp açlıktan ölürüm. Ben Allah’a şükürler olsun, Hz. İsa’ya gönderilmiş olan dinin bütün hakikatlerine inanıyorum.

Bunun üzerine dedim ki:
- Efendim, ben İslam diyarına gidecek ve İslam Dini’ne girecek olursam bana yardım ve delalet eder misiniz?

- Eğer aklın varsa ve kurtuluşa ermeyi istersen hiç durma, git. Dünya ve ahiret saadeti senindir, dedi.

Ben yol hazırlıklarımı yaptım, Tunus’a gittim. Müslüman oldum….”

Beyaz Piramit (Türk'lerin yapmış olduğu sanılan piramit)

BEYAZ PİRAMİT- Resmi Tarihin Çöküşü



Türkleri bütün dünyaya geri bir millet olarak tanıtan görüş, bizim de içimize girmiştir. Evvelâ, millete tarihini, asil bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu öğretmeliyiz.

1930 (Ahmet Hamdi Başar, Atatürk'le 3 ay, s. 122)



ORTA ASYADAKİ TÜRK PİRAMİTLERİ



Bugün Çin Halk Cumhuriyeti'nin sınırları içerisinde yer alan, Xian şehrine 100 km uzaklıkta Qin Ling Shan dağlarında Ön-Türk uygarlıklarından birisi tarafından inşa edilmiş, etrafında irili ufaklı 100 adet piramitle beraber, 300 metre yüksekliğinde bir piramit bulunmaktadır;



BEYAZ PİRAMİT



Beyaz Piramit'in ikinci dünya savaşı sırasında Çin'e yardım malzemesi götüren bir C-54 uçağından çekilen fotoğrafı 1957 yılında ilk kez Life dergisinde yayınlanmıştır.



Bu piramitleri araştırmak üzere1994 yılında Şensi bölgesinde bir araştırma gezisi yapan Alman bilim adamı Hartwig Hausdof kendi koleksiyonundan birkaç resmin halka açılmasına izin vermiştir. Hausdorf'a göre piramitlerin yapım tarihi en az M.Ö. 2500'ler civarındadır.



Bölge Çin Halk Cumhuriyeti tarafından yasak bölge ilan edilmiş olduğundan dolayı Piramitler içerisinde bulunan Mısır medeniyetinden çok ileri bir teknikle mumyalanmış olan cesetler ve Ön-Türkçe yazıtlar üzerinde araştırma yapılamamaktadır.

Türk Bilim adamı Kazım MİRŞAN yaptığı araştırmalarda Ön-Türk uygarlıkları tarafından OT-OĞ olarak isimlendirilen Ön-Mısır'a M.Ö 3000 Yıllarında Doğu Anadolu'dan Isub-Ög yazısının gittiğini tespit etmiştir. Kazım MİRŞAN'ın bugüne kadar anlamı çözülemeyen 184 adet mısır hiyeroglifini Ön-Türkçe olarak okumuş olduğu ve mumyalama tekniklerinin yine M.Ö. 3000'li yıllarda Altaylarda geliştirildiği düşünülürse Piramit inşa teknolojisinin Eski Mısır'a Ön-Türk Uygarlıkları tarafından öğretildiği sonucuna ulaşılmaktadır.



Tüm İnsanlık tarihini değiştirerek; MEDENİYETİN ASIL YARATICISININ TÜRKLER OLDUĞU SONUCUNU DOĞURAN bu olağanüstü keşif batılı bilim adamları(!) tarafından ısrarla görmezlikten gelinmekte ve insanlığın bilgisinden daha uzun süre saklanması mümkün olmayan bu piramitleri başka bir uygarlığa mal etmeyi amaçlayan maksatlı çalışmalar yapılmaktadır.

Ayrıntılı bilgi için Ön-Türk Uygarlığı Araştırmaları Merkezi ve Töre Yayın Grubu tarafından basımı yapılan Haluk TARCAN'ın "Ön-Türk Uygarlığı - Resmi Tarihin Çöküşü" adlı eserine bakabilirsiniz.

(yararlı bir alıntı)

**Tarihteki Ünlü Medyumlar **


Edgar Cayce
Onu anlatan sekiz kitap Amerika’da iki milyonun üstünde satis yapti. Baska kitaplarda da yasamina ve hünerlerine bölümler ayrildi. 1900’den günümüze kadar bir çok gazete ve dergide ona yer verildi. Onu bu denli özellikli kilan sey ne idi? Onun özellikleri biraz da insanlarin bakisina baglidir. Birçok çagdasi “Uyuyan Kahin”i yetenekli bir profesyonel fotografçi olarak tanir. Baska bir grup, özellikle çocuklar, ona sicak ve dost bir ögretmen olarak hayrandir. Kendi ailesi ise, harika bir es ve baba olarak...Bazilari içinse, o tümüyle degisik bir insandi; binlerce insanin tanidigi, ruhsal yetenekleri olan, yaptigi yardimlardan minnet duyulan bir insan... Gerçekten de bazilari, herseylerini kaybetmis gibi göründüklerinde, hayatlarini “degistiren” ya da “kurtaran” olarak gördüler onu. O bir tibbi teshis koyucu, gelecegi okuyucu ve derin bilgilerin sunucusuydu.Haziran 1954’de, Chicago Üniversitesi onun yasamini ve yaptiklarini konu alan bir doktora tezini kabul etti. Yazari tezde ondan "inançli kahin" olarak söz etti.

Daha çocuklugunda, 1877 Mart'inda dogdugu Kentucky'deki bir çiftlikte, bes duyunun disina tasan algilama yetenekleri gösteriyordu. Alti ya da yedisinde ölmüs olan bazi yakinlarinin vizyonlarini gördügünü söylerdi. Ana-babasi bunu yalniz bir çocugun asiri faal hayal gücüne verdiler. Daha sonralari okul kitaplarinin üzerine basini koyup uyudugunda, sayfalari bellegine aliveriyordu. Ne var ki bu yetenegi zamanla kayboldu ve çalisma hayatina atilmadan önce, ancak yedi yil okuyabildi.

Yirmibirinde bir toptanci sirketin satis elemaniydi. O sira geçirdigi girtlak adalesi felci sagligini ve sesini kaybetme tehlikesini getirdi. Doktorlar bu durumun fiziksel sebebini bulamadilar, hipnoz denendi, ne var ki, bu da sürekli bir iyilesme saglamadi. Son çare olarak Edgar bir arkadasindan, ona çocukken okul kitaplarini ezberlemesini saglayan hipnotik uykuya sokmasini rica etti. Arkadasi kendisine gereken telkini yapti. Edgar, transa girdi ve sasirtici bir sey oldu: Hastaligini ve sebeplerini anlatiyordu!.. Kendisi için meditasyon ve paslarla tedaviyi önerdi. Ve gerçekten de kisa sürede iyilesti, sesi ve sagligi düzene girdi.

Olay çevresinde yankilar uyandirmisti. Bir grup doktor onun bu ayricalikli yeteneginden yararlanip ondan kendi hastalari için de teshis istediler. Teshis ve tedavisi, her zaman olumlu sonuçlar veriyordu. Sonradan Cayce için gerekli olanin yalnizca hastanin adi ve adresi oldugu farkedildi. Nerede olursa olsun, hastayla sanki odasindaymiscasina kolayca baglanti kuruyordu. Hastayla ilgili baska bilgilere gerek duymuyordu. (Bu yolla, 43 yillik bir dönemde 8 binden fazla hastayi tedavi ettigi belirtilmektedir.) O günlerde genç bir doktor Boston Klinik Arastirma Kurumu'na onun teshis ve tedavi yöntemi üzerine bir rapor sundu. Ve 1910 Kasim'inda The New York Times (Amerika'nin en ünlü gazetelerinden biri) iki sayfasini ona ayirdi. O günden sonra da ünü hizla yayildi, bütün ülkeden dertli insanlar bu "mucize insan"in yardimini istediler.

Cayce'in bir diger paranormal yetengi, 'postkognisyon' (kisinin geçmiste kendisinin bulunmadigi bir olayi algilamasi) medyumluguyla kendini göstermistir. Bu yetenegiyle gerek dünyanin Atlantise kadar uzanan gizemli geçmisini, gerekse kisilerin geçmis yasamlarini açiga çikartmistir. Bu yolla hastalarin psikolojik rahatsizliklarinin çogunun geçmis yasamlarindan kaynaklandiklarini saptamis ve tedavi edilmelerini saglamistir. Cayce, gerçeklesen kehanetleriyle, ayni zamanda bir 'prekognisyon' medyumu olarak da ün yapmistir. (Gerçeklesen kehanetlerinin bazilari, büyük depremlere, uzay yolculugu kazalarina ve AIDS hastaligina iliskin kehanetlerdir.)

Edgar Cayce 3 Ocak 1945'de Virginia'da öldügünde, arkasinda, altmis binden çok insan üzerine, kirk üç yillik bir dönemi kapsayan, on dört binden çok döküman birakti. Bu dökümanlardan "okumalar" olarak söz edilir. "Okumalar" tek insandan çikmis, en genis ve en etkileyici ruhsal algilama kayitlaridir. ilgili kayitlariyla, bildirilenler ve raporlar binlerce ana konuya ayrilmis, psikologlarin, ögrencilerin, yazarlarin ve arastirmacilarin inceleme ve arastirmalarina sunulmustur. Bunun için 1932'de A.R.E (Arastirma ve Aydinlanma Birligi) adli bir vakif kuruldu. (Vakfin adresi: Association for Research and Enlightment, Inc., P.O. Box 595, Virginia Beach, Virginia 23451) Vakif açik bir arastirma toplulugu olarak, bilgileri, arastirma ve deneyleri endeksleme ve kataloglamasini hala sürdürmekte, konferans, seminer ve kurslar düzenlemektedir.





Uri Geller


20 Aralik 1946'da TelAviv'de dogdu. israilli psisik.
Kimilerince essiz bir medyum olarak nitelendirilir.
Özellikle, psikokinezi yetenegi sayesinde
gerçeklestirdigi, el degdirmeden metal bükme
gösterileriyle taninmistir.


'Prekognisyon' ve 'psikokinezi' yetenekleri üç yasindayken, evlerinin bahçesinde yasadigi bir paranormal deneyim sonrasinda ortaya çikti. Çocuklugundan itibaren, kendi ifadesiyle "bir eglenme araci" olarak, talih oyunlarinda isabetli tahminlerde bulunma, el degdirmeden saatleri ileri/geri alma ve metal nesneleri bükme gibi birçok paranormal tezahür ortaya koydu.

1967'de "Alti Gün Savasi" diye bilinen israil-Arap savasina parasütçü olarak katildi. (Bir baskinda agir yaralanmasina karsin, çok kisa sürede mucizevi biçimde iyilestigi ileri sürülür.) Orduda bulundugu sirada askerler için düzenledigi "göste-riler"le ilgilenen bir tiyatro organizatörü, savas sonrasinda kendisi için ülke çapinda bir turne düzenledi. Bu turne sirasinda oldukça ün kazandi ve israil televizyonunda paranormal gösteriler yapmaya basladi. 1970'lerin sonunda ünü israil disina tasmisti. 1971 'de ABD'li psisik arastirmaci Dr. Andrija Puharich ile tanisti. Bu tanismanin ardindan Puharich'le ABD'ye gitti ve 1972'de, Kaliforniya'daki Stanford Arastirma Enstitüsü'nde (SRI), eski astronot Edgar D. Mitchell, parapsikolog Russell Targ ve Harold Puthoff'un denetiminde çok sayida deneye tabi tutuldu. Deneyler sirasinda çesitli metal nesnelerin el degdirilmeden bükülmesinin yanisira, kül tablasi, kagit tutacagi, fotograf makinesi vb. nesnelerin materyalize ve demateryalize olmasina tanik olunmustu. 1973'te Cambridge Üniversitesi'nde olusturulan uluslararasi bir bilim kurulu Puharich'le birlikte, yetenekleri üzerinde çalisti. Bu çalismalardan sonra Puharich, kendinde saptanilan etkiye "Geller Etkisi" adini verdi ve kendisini dünyaya "ESP ve PK yeteneklerine sahip essiz bir medyum" olarak duyurdu. (Puharich 1974'te yayimladigi "Uri" adli kitabinda, Geller'in siradan bir medyum olmadigmi, dünyadisi bir uygarlikla iliskisi bulundugunu da ileri sürmüstür.)

23 Kasim 1973'te BBC televizyonunda çiktigi bir programda, milyonlarca izleyicinin karsisinda metal nesneleri PK yetenegiyle büktü ve bozuk saatleri isler duruma getirdi. (Programdan sonra BBC'yi arayan yüzlerce izleyici, program sirasinda kendi evlerindeki kimi metalik nesnelerin de egilip büküldügünü ve bozuk saatlerinin çalismaya basladigini bildirmistir.)

Yetenekleri 1974-75 yillarinda, Londra'daki Birbeck Koleji Fizik Bölümü'nde, Prof. John Hasted, matematik profesörü John Taylor ve teorik fizik profesörü David Bohm tarafindan incelendi. Deneylerde, özellikle agzi kapali plastik tüpler içindeki metal çubuklari bükmesiyle dikkat çekti. (Bu üç bilim adami, hazirladiklari raporlarda, Geller'in sasirtici biçimde normalüstü yeteneklere sahip oldugunu kabul ettiklerini açiklamislardir.)

1970'lerin sonlarinda halka açik gösterilere son verip, yalnizca bilimsel incelemelere katilmaya baslamisti. Bir süre, bazi madencilik firmalarina, yeraltindaki dogal kaynaklarin yerlerinin belirlenmesi konusunda danismanlik yapti. 1980'lerin baslarinda Londra'ya yerlesti.

Yasam öyküsü, "Mindbender" adiyla, 1995'te, ABD'li yönetmen Ken Russell tarafindan sinemaya uyarlanmistir.


Emanuel Swedenborg

29 ocak 1688, Stockholm'de dogdu,
29 mart 1772 tarihinde Londra'da öldü.
isveçli bilim adami, filozof, mistik ve medyum.

1709'da Uppsala Üniversitesi'ni bitidikten sonra bes yil boyunca ingiltere, Hollanda, Fransa ve Almanya'da matematik ve doga bilimleri ögrenimi gördü. Bu ülkelerde yeni gelisen bilim dallarinin temsilcileriyle tanisti. ingiltere'de Halley kuyruklu yildizini kesfeden gökbilimci Sir Edmund Halley ile birlikte çalisti. Gezegenlerin olusumunu açiklayan "nebula varsayimi"ni (nebular hypothesis) ortaya atti.

Yeni liman insa yöntemleri, denizalti ve uçak tasarimlari gelistirdi. Yerküre üzerindeki boylamlarin Ay'a bakilarak belirlenmesini saglayacak bir yöntem üzerinde çalisti. 1719'da soyluluk ünvani aldi ve Swedberg olan soyadini Swedenborg olarak degistirdi.

Ellili yaslara geldiginde, bedensiz varliklarla ruhsal irtibata geçebilecegini ve kendisinin bu tür irtibatlarda bulundugunu ileri sürdü. Tüm tezahürlerde ilahi bir kaynagin söz konusu oldugu görüsündeydi. 1759'daki büyük Stockholm yanginini Londra'da bulundugu sirada, 'durugörü' medyumluguyla bildirdi. (Bu paranormal olaya ünlü filozof Imanuel Kant da taniklik etmistir !!! )

1749-71 yillari arasinda yazdigi 30 kadar Latince kitabinin çogunu imzasiz (kendi adini belirtmeden) yayimladi.

Dinsel yazilari ruhsal tebligler olarak kabul edilen Swedenborg'un "Cennet Harikalari ve ve Cehennem Üzerine" adli kitabinin, ruhsal irtibatlarla aldigi vizyonlara dayandigi belirtilmektedir.

Swedenborg'un görüsleri Honoré de Balzac, Charles Baudelaire, Jorge Luis Borges, R. W. Emerson, William Blake ve William Butler Yeats basta olmak üzere birçok sair ve yazara esin kaynagi olmustur.

Robert Hindmarsh tarafindan 1788'de Yeni Kilise (New Church) adiyla kurulan ya da sistemli duruma getirilen doktrin, Swedenborg'un ögretilerinin temsilcisidir; bu yüzden "Svedenborgçu Kilise" (Swedenborgian Church) olarak da adlandirilir.


Ingo Swann

14 Eylül 1933, Telluride, Colorado'da dogdu.
isveç asilli ABD'li ressam, "cografi durugörü"
medyumu, yazar ve parapsikoloji arastirmacisi.
ABD'de ki psisik arastirmalara yeni bir boyut
kazandirdigi kabul edilir.


Salt Lake City, Westminister College'da sanat ve biyoloji ögrenimi gördü. Askerligini Uzak Dogu'da yapti. Askerligi sirasinda Uzak Dogu (Japon, Tayvan ve Kore) sanatiyla ilgilendi, 1958'den itibaren profesyonel ressamlik yapmaya basladi.

Çocuklugundan beri psisik deneyimler geçirmis oldugundan, 1960'larin, sonlarinda Amerikan Psisik Arastirma Dernegi'nin (ASPR) 'durugörü' 'telepati' ve 'ölüm-ötesi deneyimi' arastirma programlarina süje olarak katildi. ASPR'de ve daha sonra Stanford Arastirma Enstitüsü'nde (SRI) yapilan deneylerde, 'cografi durugörü' yetenegiyle deneyin yapildigi yere çesitli uzakliklarda bulunan bölgelerin durum ve kosullari hakkinda bilgi vermekle kalmadi, Jüpiter ve Satürn gibi gezegenlerin cografi özellikleri hakkinda da bilgi vermeyi basardi. (Swann'in gezegenler hakkinda verdigi bilgiler, sonradan, astronomik dogrulanmistir.)

Kimilerine göre Swann'in en ilginç paranormal yetenegi, kendisine cografi enlem ve boylam verilen noktada ne oldugunu görebilmesiydi. (Swann bu yetenegiyle, soguk savas döneminde, Antarktika'da buzlar altinda bir Rus denizaltisinin gizli oldugunu bilebilmis ve Ruslar, Amerikalilar'in bunu nasil kesfedebildikleri konusunda saskinliklarini gizleyememislerdir.)

Ressamlik yetenegi de oldugundan Swann, zaman zaman, cografi durugörü yoluyla edindigi izlenimleri resim halinde de ifade etmektedir. ABD'nin birçok kentinde sergiledigi eserlerinden bazilari bu tür "paranormal eser"lerdir.



Jeane Dixon

3 Ocak 1918 dogumlu Jeane Dixon, Los Angeles'de dogdu ve büyüdü. Babasi ile annesi olan Frank ve Emma Pinckert, çocuklarini, Avrupa geleneklerine göre yetistiren, Alman göçmenlerdi. Jeane'nin olaganüstü psisik yetenekleri hemen konusmaya baslar baslamaz ortaya çikti. Birgün annesine, siyah kenarli mektupla oynayip oynayamayacagini sormustu. Þasiran annesi kendisine, öyle bir mektup görmedigini söyledi. Fakat on gün sonra, Emma Pinckert'e Almanya'daki babasinin öldügünü bildiren siyah kenarli bir mektup geldi.


Bir baska olayda Jeane, o siralarda evden birkaç yüz kilometre uzakliktaki Chicago'da bulunan babasinin eve gelirken, siyahli beyazli bir köpek getirecegini söyledi. Gerçekten de babasi eve, siyah beyaz tüyleri olan Colley cinsi bir köpekle döndü.

Jeane sekiz yasina gelince, annesi onu, Luther Burbank'in evinin bitisiginde yerlesmis olan, Bohemyali bir kadinin kampina götürmüstü. Küçük kizin sol elinin çizgilerini inceleyen falci kadin; çocugun inanilmayacak yeteneklerle dünyaya geldigini söyleyerek ona bir kristal küre hediye etti.

O günü takip eden günlerde Jeane bu küreyi bir oyuncak gibi hiç yanindan ayirmadi. Zaman zaman onunla konusuyor zaman zaman içinde bir seyler görmeye çalisiyordu. Bu arada çevrede Jeane'yi görmek isteyen insanlarin sayisi artiyordu. Jeane 9 yasindayken bir kadin kendisinden ögüt almak istedigini söyleyerek evlerine geldi. Kadin meslegi olan sinema oyunculugundan vazgeçip bir butik açmak istedigini, sinemada basarili olamadigi için Jeane'ye bu konuda ne yapmasi gerektigini sormaya geldigini ifade etti. Jeane, kristal küresine bakti ve kadini deste deste paralarla birlikte gördü. Genç kadina:

"Butik projesinden vazgeçin, sinemaya devam edin," dedi. Kisa bir süre sonra, Marie Dressler adi, sinemalarin duvarlarinda parladi ve zengin oldu.

Metapsisik ve parapsikolojik alanda arastirma yapan arastirmaci ve bilim adamlarinin çogu, Jeane Dixon ile çesitli deneyler yapmislardir. Alinan sonuçlar her zaman sasirtici ve açiklanamaz nitelikte olmustur. Jeane çok degisik sekillerde kehanetlerde bulunmaktadir. Bazen kristal küresine konsantre olarak, bazen karsisindaki kisinin elini tutarak, bazen de durduk yere gözünün önünde açilan bir ekrandan film seyreder gibi, gelecekteki olaylari görmektedir.

1962 yilinda Reagan'a birgün baskan olacagini söylemistir. Dixon 26 Ocak 1997'de 79 yasinda iken kalp yetmezligi sonucu ölmüstür.




Andrew Jackson Davis

1826-1910 yillari arasinda yasamis, ABD'li durugörü
ve duruisiti medyumu, ruhsal sifaci; kimilerine göre
ABD'deki spiritualizmin teorik temelini olusturan kisi.

"Poughkeepsie kahini" adiyla da taninan Davis'in ögretisinin temelini 1845-1847 yillari arasinda trans halinde yaptigi 157 konusma olusturur ki, 'teblig' olarak nitelendirilen bu konusmalar, "Doga'nin Prensipleri" ("Principles of Nature") adiyla 1847'de yayimlanmistir. 800 sayfalik bu kitaptaki ögreti, kimilerince E. Swedenborg'un kozmoloji anlayisi ile sonralari Karl Marx'i (1818-1883) etkileyecek olan Charles Fourier'in (1772-1837) komünal yasam ve üretim tezlerinin bir sentezi olarak yorumlanir. Kitapta yer alan "Bir taraf maddi bedende, diger taraf yüksek planlarin birinde oldugu halde ruhlarin birbirleriyle temasa geçmesi mümkündür." ifadesiyle Davis'in, 1848'de Fox Kardesler ile baslayacak olan spiritualizmin dogusuna iliskin kehanette bulundugu ileri sürülür. 1840'li ve 1850'li yillarda, Davis ve arkadaslari tarafindan yayimlanan "The Univercoelum" adi gazetede yer alan yazilar, spritualizmin ABD'de yayilmasinda önemli bir islev görmüstür.

"Yüce Harmoni: Dogal, Spiritüel ve Göksel Evrenin Felsefi Bir Vahyi" adli 2135 sayfalik ve 5 ciltlik yapiti ise ABD'de spiritualizmin basyapitlarindan biri olarak kabul edilir. Davis, yapitinda "Summerland" (Yazülkesi) adini verdigi ruhsal alemin Hristiyanligin cenneti ya da cehennemiyle bir iliskisi bulunmadigini öne sürer ve buradaki varliklarin da yasamlarini "ruhsal beden"leriyle sürdürerek gelisim ve mükemmellik pesinde kostuklarini belirtir. Öte yandan kimileri, Davis'i, kitabindaki "beseri cinsler arasinda mutlak bir esitlik vardir," temasini isleyen anlatimlarindan ötürü ilk kadin haklari savunucularindan biri olarak kabul ederler. Davis, spritualizm hareketinin yönlendirici öncülerinden biri olmasina karsin, dinsel dogmalara karsi çiktigi için, spritualizmi dinsel bir çerçeve içinde benimseyenlerce yeterli ilgiyi görmemistir.


Wolf Messing


10 Eylül 1899, Kalwaria, Varsova'da dogdu, 1974,
Moskova'da öldü. Polonya asilli Rus psisik.
Durugörü ve prekognisyon yetenekleri de olmakla
birlikte, özellikle, düsünce aktarimi ve telkin
yetenekleri son derece güçlü bir psisik olarak ün yapmistir.


Yoksul bir Musevi ailesinin çocugu olarak dünyaya geldi. Paranormal yetenekleri çok küçük yaslarda ortaya çikti. Gençliginde, dünyayi dolasmak amaciyla biletsiz olarak bindigi trende, kontrolörü, telkin yetenegiyle, bir gazete parçasinin bilet olduguna inandirdi. Berlin'de bir süre tiyatrolarda çalisti. Onalti yasinda Viyana'da, Albert Einstein ve Sigmund Freud ile tanisti. Onlarla telepati, düsünce aktarimi ve telkin deneyleri yapti.

1915'ten itibaren on yil boyunca dünyanin çesitli ülkelerini dolasti. 1927'de Hindistan'da, Gandhi ile düsünce aktarimi deneyi yapti. Ülkesine döndükten sonra düsünce aktarimi deneylerini halka açik olarak yapti, 'durugörü' yetenegiyle kimi ünlü kisilerin kayip esyalarini buldu. Spiritüalizmin izleyicisi olmamakla birlikte, ruhsal irtibat seanslarina katildi. (Otobiyografisinde, bu seanslarda gözlemledigi tezahürlerin paranormal yeteneklerinin gelisimine katkida bulundugunu belirtmistir.)

Alman-Rus iliskilerinin iyi oldugu ve Hitler ile Stalin arasinda bir saldirmazlik anlasmasinin yapildigi dönemde, ikinci Dünya Savasi'nin çikacagina, Avrupa'nin Naziler tarafindan isgal edilecegine, 1945'te savasin sona erecegine ve "Sovyet tanklarinin Berlin sokaklarini çigneyecegi"ne iliskin kehanetlerinden ötürü, hakkinda Hitler tarafindan ölüm emri çikartildi. Polonya sinirindaki tüm Nazi kontrol noktalarindan düsünce aktarimi ve telkin yeteneklerini kullanarak geçti ve Sovyetler Birligi'ne sigindi. Stalin'in odasina yine bu yetenekleri sayesinde, tüm nöbetçileri atlatarak girmeyi basardi.

Sonraki on yil boyunca Sovyetler Birligi'nde büyük bir ün ve servet edindi. Kazanciyla, ikinci Dünya Savasi sirasinda Sovyet Hava Kuvvetleri'nin iki savas uçagi almasini sagladi. Savas sonrasinda Sovyet Bilimler Akademisi'nde yogun biçimde deney ve incelemelere tabi tutuldu. (Otobiyografisinde, bu dönemde yeteneklerinin tam olarak anlasilamadigindan ve zorla Stalinci materyalist anlayisa uydurulmaya çalisilmasindan yakinmistir.)

1960'larin sonlarinda otobiyografisini yayimlamak istemisse de, (kimilerine göre, dönemin sansürcü anlayisindan ötürü, kimilerine göre de Komünist Partisi'nin üst düzey yöneticilerine iliskin öne sürdügü "olumsuz" kehanetlerinden ötürü) Sovyet yetkililerden, gerekli izni alamamistir.


Eileen Jeanette Garrett


17 Mart 1893, Beau Park, irlanda'da dogdu
15 Eylül 1970, Nice, Fransa'da öldü. irlanda
asilli ABD'li ünlü medyum. Prekognisyon ve
durugörü yetenekleriyle isim yapmistir.

Psisik yetenekleri çok küçük yaslarda ortaya çikti. 1924-29 yillari arasinda, Londra'daki ingiliz Psisik Bilimler Koleji'nde, James Hewat MacKenzie (1869-1929) ile birlikte çalisarak durugörü, duruisiti ve telepati yeteneklerini gelistirdi.

1930'da Fransa'da düsen, "R-101" adiyla bilinen hava gemisinin, içindekilerin tümünün ölümüyle sonuçlanan kazasini medyumnik yetenegiyle önceden haber verdi. (1926-1929 yillarinda gördügü üç vizyonla, faciayi tüm ayrintilariyla betimlemis ve hava gemisinde gerekli bakim yapilmadan böyle bir yolculugun yapilmamasi gerektigini ilgililere bildirmis olan Garrett, kazayi, oldugu anda da paranormal olarak algilamisti. Daha sonra yapilan bir dizi ruhsal irtibat seansinda, Garrett'e R-101'in düsüs nedenlerine iliskin 'tebligler' verilmis ve bu tebliglerde verilen bilgiler sonradan kaza yerinde yapilan incelemelerle dogrulanmisti.)

Garrett, 1939-40 yillarinda Fransa'da bulundu ve 1941'de Amerikan Psisik Arastirma Dernegi'nin (ASPR) daveti üzerine ABD'ye gitti. Ayni yil, "Tomorrow" adli bir edebiyat dergisi yayimlamaya basladi. Daha sonra "Creative Age Press" adli yayinevini kurdu ve ilk kitabi olan "Telepathy"yi yayimladi. 1940'larda Dr. J. B. Rhine ve W. McDougall'la çalismalarda bulundu. Dr. Rhine, Garrett'le yaptigi çalismalara iliskin olarak, "Bu, parapsikolojide bir dönüm noktasidir" diyordu.

Garrett'in yasammin son dönemlerindeki önemli çalismalari söyle özetlenebilir:
• 1951'de yasaminin sonuna dek baskanligini sürderecegi Parapsikoloji Vakfi'ni kurdu.
• 1952'de Andrija Puharich ile çalismalarda bulundu ve bu çalismalarda önemli durugörü fenomenleri ortaya koydu.
• 1953'te Hollanda'da, Utrecht Üniversitesi'nin yönetiminde, ilk Uluslararasi Parapsikoloji Kongresi'ni organize etti.
• 1960'larda, 'durugörür realite' kuramiyla taninan ABD'li psikolog Lawrance LeShan ile çalisti.


Metapsisik ve parapsikolojik arastirmalara önemli katkilari olmus bulunan Garrett dünyanin en ünlü medyumlarindan biri olarak kabul edilmektedir. Aralarinda, G. Bernard Shaw, H. G. Wells, D. H. Lawrence, Aldous Huxley, Carl Gustav Jung ve Sir Arthur Conan Doyle'un da bulundugu isim yapmis kisilerle tanismis, birlikte çalismis ve bu kisileri etkileyerek, onlarin yasamlari ya da yapitlari üzerinde izler birakmistir. Garrett 1949'da yazdigi, "Adventures in the Supernormal" (Normalötesi Maceralar) adli kitabinin önsözünde söyle diyordu:

"Benim bir yetenegim var, buna ister psisik güç deyin, ister baska bir sey... Ne denildigi benim için önemli degil. Ben, yillardir bana gösterilen saygi, kusku, acima gibi tepkilerle ve bana açikça yöneltilen hakaretlerle birlikte yasamaya alistim. Yani sizin anlayacagmiz, 'sarlatan'dan 'mucizeler yaraticisi'na kadar türlü adlarla anildim. Yalnizca sunu söyleyebilirim: Ben bunlarin hiçbirisi degilim!"




Leonora E. Piper

1857-1950 yillari arasinda yasayan
ABD'li medyum. Psisik arastirmalar
tarihindeki en taninmis zihinsel
medyumlardan biridir.


Medyumnik yetenege sahip oldugu, 1884'de, gözleri görmeyen ruhsal sifaci J. R. Cocke tarafindan transa sokulmasiyla anlasildi. Transa girer girmez, erkek sesiyle, bir bedensiz varliktan 'teblig' aktarmaya basladi. 1885'te, ünlü psikolog William James'in (1842-1910) dikkatini çekti. James, Piper ile çok sayida ruhsal irtibat seansi düzenledikten sonra hazirladigi raporda, "Bayan Piper, gözlerinin, kulaklarinin ve zihninin -uyanik durumdayken- normal kullanimi ile elde edemeyecegi bilgiler aktarmaktadir" diyordu.

1887-89 yillarinda Amerikan Psisik Arastirmalar Dernegi (ASPR) ve 1889-90 yillarinda Psisik Arastirma Dernegi (SPR) tarafindan uzun süre deneylere tabi tutuldu. (Bu kurumlarin ve aralarinda Sir Oliver J. Lodge ve Richard Hodgson'un da bulundugu birçok arastirmacinin, hakkinda hazirladigi raporlar bin sayfayi geçmistir.)

1911'den itibaren 'yazici medyumluga' baslayan Piper'in yazici medyumluguyla alinan tebliglerden bazilari, 'çapraz iletisim' (degisik yerlerdeki medyumlarin -ayni veya farkli zamanlarda- ayni bedensiz varlikla irtibatlari sayesinde birbirine paralel veya birbirini tamamlayici bilgiler almalari) fenomeninin taninmasini saglamistir. Piper, adini, "sahte medyum"larin ortaya çikarilmasina katkida bulunmus olmasiyla da duyurmustur.


Eusapia Palladino

1854-1918 yillari arasinda yasayan italyan
fiziksel medyum. Fiziksel medyumlar içinde
psisik arastirmacilar tarafindan en uzun
zaman deneylere tabi tutulmus olandir.

Napoli'nin küçük bir köyünde yoksul bir ailenin kizi olarak dünyaya geldi. Annesini dogumu sirasinda kaybetti. Medyumnik yeteneklere sahip oldugu, aile içinde düzenlenen ruhsal irtibat seanslari sirasinda, Napolili spiritualist Enrico Damiani tarafindan saptandi.

Yaklasik 20 yil boyunca araliksiz olarak, Avrupa'da ve Amerika'da, çok sayida psisik arastirmaci ve bilim adami tarafindan incelendi. [Palladino, 'seans' sirasinda, diger medyumlarin çogundan farkli olarak, seans odasinin kösesine medyumlar için kurulan 'kabine'nin disinda otururdu ve kimi kuskucular bununla da yetinmeyip Palladino'nun el ve ayaklarini baglardi. Bu çok siki denetlenen kosullarda ortaya koydugu medyumnik tezahürlerden ötürü kimi arastirmacilarca "kabine kraliçesi" olarak anilmistir.]

Palladino'nun deneylerde ortaya koydugu fenomenleri incelemis bilim adamlari arasinda en taninmis isimler olarak, italyan suçbilimci ve psikiyatr Cesare Lobrosso, Fransiz fizyolog Prof. Charles Richet ve nörolog Prof. Enrico Morselli gösterilir. Bu bilim adamlari Palladino'nun 'materyalizasyon' , 'levitasyon' , 'ektoplazma' , 'darbeler' , esyalarin yer degistirmesi (psikokinezi) ve 'dogrudan yazi' fenomenlerini incelemisler ve ayri ayri hazirladiklari raporlarda Palladino'nun ortaya koydugu medyumnik fenomenlerin gerçek oldugunu açiklamislardir.


Maurice Barbanell

3 Mayis 1902, Londra'da dogup 17
Temmuz 1981'de ayni sehirde ölen
ingiliz medyum, spiritualist, yayinci ve yazar.

Gençliginde ateistti. 1920'de, içinde bulundugu bir edebiyat toplulugunun kendisini görevlendirmesi üzerine spiritualizmi arastirmaya basladi. Bu amaçla çesitli ruhsal irtibat seanslarina katildi. Kendisinin de -kendiliginden- transa girip bir bedensiz varlikla irtibat kurmasi üzerine medyumluk yetenegi oldugu ortaya çikti. irtibat kurdugu bedensiz varlik, tebligleri sonraki yillarda uluslararasi üne kavusacak, "Silver Birch" takma adli bir bedensiz varlikti. O günden itibaren medyum olarak sayisiz ruhsal irtibat seansinda bulundu.

1932 Mayisi'nda dünyanin tek bagimsiz spiritualist gazetesi olarak kabul edilen Pychic News'i kurdu. Daha sonra, metapsisik alani konu edinmis olan Two Worlds dergisinin de yöneticiligini yapti.

Aralarinda Türkiye'nin de bulundugu çok sayida ülkeyi ziyaret ederek çesitli topluluklara spiritualizm üzerine konferanslar veren Barbanell, ayni zamanda, iyi bir konusmaci olarak kabul edilir. Yayimlanmis 10 kitabi bulunmaktadir.


Gladys Osborne Leonard

1882-1968 yillari arasinda yasamis olan
ingiliz medyum. Psisik arastirmalar tarihindeki
en taninmis zihinsel medyumlardandir.

Çocuklugundan itibaren paranormal tezahürler ortaya koydu. Yirmi yasinda, arkadaslariyla düzenledigi bir ruhsal irtibat seansinda ileri düzeyde bir medyumnik yetenegi oldugu ortaya çikti. Yetenegi sonraki yillarda Psisik Arastirma Dernegi'nce (SPR) yogun biçimde incelendi. Oliver Lodge'un Birinci Dünya Savasinda ölen oglu Raymond'la irtibat kurmasina aracilik etmesiyle büyük ün kazandi.

Leonard'in ortaya koydugu paranormal tezahürler, birçok arastirmacinin ölüm-ötesi yasam konusundaki düsüncelerini etkilemis ve teorilerinin biçimlenmesine katkida bulunmustur.

Ölümünden sonra, birçok uluslararasi parapsikolojik yayin organinda, medyumluguna iliskin 40'in üzerinde makale yayimlanmistir.

Alman Prof. Naumark'tan itiraflar

İstanbul Üniversitesi'nde öğretim üyesi Alman asıllı Prof. Naumark'la bir kısım talebesi Boğaziçi'nde seyahate çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Naumark'a şu soruyu sorar. "Avrupa bizi neden sevmez hocam?" Prof. Naumark şu cevabı verir "Çok samimî olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir.

Asırlardır kilisenin yürüttüğü Türk ve islâm düşmanlığı, Hıristiyanlar'ın hücrelerine sinmiştir.

Sebeplerine gelince:

1.Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

2. Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar. Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

3. Avrupa'nın pazarıydınız. Şimdi Avrupa'yı pazar yapmaya başladınız.

4. En az 400 yıl Avrupa'da sıramızda ve ensemizde at koşturdunuz.

5. Selçuklular Anadolu'yu, Osmanlılar orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.

6. Sizi silahla yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.

Önce ahlâkî değerlerinizi yıpratmaya başladılar; giyiminizden yaşantınıza kadar... Sonra kendi içinizde sizi bölmeye başladılar. A, B, C, D gibi...

7. Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, islâmiyet uğruna herşeyini feda etmeseydiler, islâmiyet bugün belki sadece Hicaz'da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki, Vehhabiliği kuranlar da ingiliz Dominyon Bakanlığı'nın adamlarıdır. Batı her yerde islâmiyet'i sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, neredeyse Asr-ı Saadet'i devam ettirdi.

8. Kilise size kin kusmaktadır. Ve sebepleri yukarıdadır.

9. Ben Türkiye'ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 9 üniversite var. Osmanlı zamanınde her yerde bir mederese vardı; tarihinize bakın, her medresede bilim eğitimi vardı, İlk denizaltını Osmanlı'nın yaptığını çoğunuz bilmiyorsunuzdur belki de ama Avrupa bunu biliyor.

10. Sizler gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refahı ve medeniyeti yıkılır. Ama sizde bunun olması bu şartlarda çok zor!

11. Yine sizler, Avrupa'nın tarihî düşmanısınız ve daima düşman kalacaksınız."

Evet, almasını bilene ders ve ibretlerle dolu bir itirafnâme...

Alıntıdır..

100 Kişilik dünya

Eğer dünyâmızı, oranlarını değiştirmeden 100 kişilik küçük bir kasaba boyutuna düşürebilseydik ne olurdu?

57 kişi Asya'lı
21 kişi Avrupa'lı
14 kişi Amerika'lı
8 kişi Afrika'lı

52 kadın, 48 erkek
30 beyaz renkli, 70 diğer renklerden
30 Hıristiyan, 70 diğer dinlerden

Ve...

80 kişi standartların altında evlerde yaşardı.
70 kişi okuma yazma bilmezdi.
50 kişi kötü beslenirdi.

1 kişi doğmak üzere, 1 kişi de ölmek üzere olurdu.
Sadece 1 kişi üniversite eğitimi alır, sadece 1 kişinin bilgisayarı olurdu.

nazi bush!?!?!?!?!?!

alin size bushun gercek yüzü...




12 parnahlı kadın

Demokles'in Kılıcı

M.Ö.IV. yy. da yaşamış olan Syrakusal tiranı Dionysios, basit bir aileden yetişmiş olmasına rağmen, cesareti ve kurnazlığı ile devrinin önemli hükümdarlarından biri oimayı başarmış. Kartaca ile yaptığı bîr çok savaştan sonra Syraku-zai, bölgedeki en güçlü devletlerden biri haline gelmişti. Demokrasiyi savunan ve zenginlere karşı halkı tutar görünen bu kurnaz devlet adamı, gaddarlığı ile tanınırdı.
Bu ünlü devfet adamının, Demokles adında bir nedîmi vardı. Efendisine durmadan krallığın nimetlerini sayarak onu usandıran bu adama Dianysios birgün
- Senin de bir süre krallığın mutluluğunu tatmanı istiyorum, diyerek tahtını ona bıraktı. Demokles tahta sevinerek oturdu. Gelgelim, tahtın tam üstünde, bir tek at kılına bağlı olarak asılı duran bir kılıç gördü. Her an basma düşecekmiş gibi duran kılıç, Demokles'in tahtta değil mutluluk, devamlı bir huzursuzluk ve endişe ile oturmasına neden oldu.
Dionysios'un güçlü bir kral olmasına rağmen, içinde bulunduğu tehlikeleri simgeleyen bu durum, Demokles'e krallığın, dıştan göründüğü gibi mutluluk ve refahtan ibaret olmadığını anlattı.
Bugün de, devamlı bir tehlikenin varlığını belirtmek için, "Demokles'in kılıcı" deyimi kullanılır.

**Raslantı mı yoksa kader mi ? (Kennedy ve Lincoln) **

Arkadaşlar Mutlaka bakmanızı tavsiye ediyorum izlerken tüylerim diken diken oldu. Kennedy ve lincoln hayatları arasında benzerlik insanın kanlarını dondurur derecede.

Not:Dosyaların ikisini indirip birleştiriniz.

**Işınlanma gerçek mi oluyor?**

Bilim adamları atomlararası özellik iletimini, 1 milimetreden kısa bir mesafede de olsa başardılar.

Teleportasyon’ adı verilen bu yöntemle, atomlar, enerji, hareket, manyetik gibi kuantum özelliklerini birbirlerine aktarıyorlar. ‘ Işınlama ’ ya da atomlararası ‘kuantum aktarımı’nın başarılması, gelecekte üretimi öngörülen kuantum bilgisayarlarını mümkün kılacak. Son derece hızlı çalışacak olan kuantum bilgisayarlarının raflara çıkmasının 10 yıldan fazla sürmesi bekleniyor.

ABD’den National Institute of Standards and Technology öğretim üyesi David J. Wineland ve Avusturya’dan Innsbruck Üniversitesi’nden Rainer Blatt başkanlığındaki ekibin çalışması, atomların fiziksel özelliklerinin birbirleri arasında alışverişini sağlıyor.
Çalışma üzerine Nature dergisinde bir makale yayımlayan Dr. Wineland, aktarımın şimdilik sadece 1 milimetre’den küçük bir mesafe içinde yapılabildiğini, ancak gelecekte daha uzun mesafeler arasında da aktarım yapılabileceğini belirtti.

EŞLENEN ATOMLAR ÖZDEŞLEŞİYOR
Dr. Wineland ‘ Kuantum aktarımı’ çalışmasını beril atomları arasında gerçekleştirdi. Avusturyalı ekip ise, aynı işlem için kalsiyum atomu kullandı. Her iki çalışmada da, bir atomun içinde bulundurduğu kuantum özellikleri diğer eş-atoma aktarıldı.

EİNSTEİN’ I ‘ KORKUTAN ’ YÖNTEM
Bilim adamları, laboratuvar ortamında atomları birbirleri ile ‘entaglement’ denen, Albert Einstein’ın el yazmalarında “korkutucu” diye tarif ettiği, bir yöntemle eşliyorlar. Bu eşlemenin doğası gereği, bir atomun edindiği özelliği, ya da tam tersini, eş-atomu da otomatikman üstleniyor. Özelliklerin iletimi için, eş-atomlar arasındaki mesafe önem taşımıyor. Atomlar teorik olarak kilometrelerce uzakta olasalar dahi, özelliklerini ‘ Kuantum aktarımı ’ ile değiş tokuş edebiliyorlar.
Işınlama süresi sadece milisaniyelerle ifade ediliyor.

İlahi yardımın tecelli günü Bedir Gazâsı

Bir tarafta Medine’de üslenen ve her geçen gün güçlenen Müslümanların kendi geleceklerini tehdit etmesi ve ticaret kervanlarının tehlikede olmasını bahane eden müşrikler, diğer tarafta birçok zorluk ve zulümlere maruz kalarak İslam uğruna her şeylerinden vazgeçerek Medine’ye hicret eden Müslümanlar vardı.

Savaşın başlamasına, Ebu Süfyan’a ait bir ticaret kervanına Müslümanlar tarafından yapılmak istenen bir baskın vesile oldu. Müslümanlar bu baskınla Mekke’de el konulan mallarının karşılığını almak niyetindeydiler. Kervanının basılacağını, habercilerinden öğrenen Ebu Süfyan’ın derhal Mekkelilere haber göndermesi üzerine, müşrikler bir ordu teşkil ederek yola koyuldular. Bu arada Ebu Süfyan yolunu değiştirerek kervanını Müslümanların elinden kurtararak Mekke’ye ulaştı. Kureyş’in kervanı kurtulmuştu; ama savaş için çıkılan yoldan geri dönülmüyordu.

Ebu Cehil, Kureyş ordularının komutanı idi. Onun İslam düşmanlığı çok eskilere dayanıyordu. Emrindeki ordunun sayısı 1.000 kişilik bir kuvvetti. Bedir Vadisi’ndeki İslam ordugâhında 313 kişi vardı. Bunların bir kısmı ensardan, diğer kısmı ise muhacirlerdendi. İşte şimdi kendilerine bunca zulmü reva gören müşrik orduları karşılarında idi. Karşılaşan iki ordu (17 Ramazan 2, 13 Mart 624) gerek sayı, gerek ekonomik, gerekse silahlı güç bakımından dengede değildi.


İşte o anda Allah’ın yardımı yetişti

Kureyş’ten üç cengaver; Utbe b. Rebîa, oğlu Velid ve kardeşi Şeybe olmak üzere ortaya çıkarak “Karşımıza kim çıkacak?” diye İslam ordularına seslendiler. Bu meydan okuyuşa karşı Peygamberimiz (sas) Hazreti Hamza, Hazreti Ali ve Hazreti Ubeyde’yi meydana çıkardı. Bu amansız mücadelenin arkasından üç müşrikin de öldürülmesiyle ilk cenk nihayete erdi.

Hz. Muhammed (sas) Bedir’de savaşın başlayacağı sırada, secdeye kapanıp Allah’a yönelerek O’na, yardımını esirgememesi için dua ettiğinde fem-i mübarekinden şu sözler dökülüyordu: “Ey Allah’ım! Şayet şu küçücük ordu eriyip giderse sana yeryüzünde artık ibadet edecek kimse kalmayacaktır...”

Daha sonra iki ordu birbirine girdi. Kuvvet, güç ve hücum ile iman ve savunma arasında kıyasıya bir cenk başladı. Müslümanların küçük bir orduyla bu güce karşı koymaları kolay değildi. İşte tam o noktada Allah’ın yardımı yetişti. Bu yardım Kur’an’da bizzat zikredilmiştir (Al-i İmran, 123-127) Savaş sona erdiğinde Müslümanlar kesin bir zafer kazanmışlardı. Ebu Cehil’in de aralarında bulunduğu 70 kişi öldürülmüş, Müslümanlar ise14 şehit vermişti. Ayrıca bazı ileri gelenleri de dahil olmak üzere bir grup müşrik esir edildi.



“Ey Ebû Cehil, ey Utbe, ey Şeybe!”


İslâm ordusu, Bedir’de savaştan sonra üç gün daha kaldı. Sevgili Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), son gece, ay ışığının çölü gündüz gibi aydınlattığı bir sırada müşriklerin atıldığı kuyuya doğru yürüdüler. Ashab da peşinden yürüdü. Fakat, Allah Resulü’nün nereye gittiğini tahmin edemediler... Merakları, Efendimiz’in, müşrik ölülerinin dolu olduğu kuyu başına gelmesine kadar devam etti. Kuyudaki ölüleri tek tek, isim isim sayarak hitap buyuruyordular: “Ey Ebu Cehil Amr bin Hişam! Ey Utbe bin Rebia! Ey Şeybe bin Rebia! Ey Nevfel bin Huveylid! Ey Huzeyfe bin Ebi Huzeyfe... Siz, Peygamberinize karşı ne kötü bir kavimdiniz. Siz beni yalanladınız; başkaları doğruladı. Siz beni evimden ve yurdumdan ettiniz; başkaları bana destek oldular. Siz benimle savaştınız; başkaları beni size karşı korudu. Siz, Rabb’inizin size vaat etmiş olduğu azaba kavuştunuz mu? Ben, Rabb’imin bana vaat ettiği yardım ve zafere kavuştum!

Ashab-ı Kiram, Sevgili Peygamberimizi hayretle takip ediyorlardı. Zira böyle bir hadiseyi ilk defa yaşıyorlardı. Hazreti Ömer sordu: “Ya Resulallah! Ruhsuz cesetlere, kokmuş leşlere mi sesleniyorsunuz? Peygamberimiz, arkadaşlarına dönerek buyurdular ki: “Muhammed’in varlığı kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitici değilsiniz! Ancak onlar cevap veremezler!” Ashab bu sözler üzerine iliklerine kadar ürperdi.

Unutkanlık Üzerine

Hani Rabbin meleklere demişti ki: "Ben çamurdan bir beşer yaratacağım. Ona suret verip yarattığım ruhtan üflediğimde, hepiniz onun önünde secdeye kapanın." Meleklerin hepsi birden ona secde etti. Ancak iblis müstesna. O büyüklük tasladı ve kafirlerden oldu. Allah buyurdu ki: "Ey iblis! Kudretimle yarattığım şeye seni secde etmekten alıkoyan nedir? Kibir mi taslıyorsun; yoksa gerçekten yücelerden misin?" İblis "Ben ondan daha hayırlıyım." dedi. "Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın." Allah buyurdu ki: "Öyleyse çık Cennetten. Artık sen kovulmuş biri sin. Kıyamet gününe kadar lânetim senin üzerinedir."

İblis "Ey Rabbim, onların diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver" dedi. Allah buyurdu ki: "Sen mühlet verilenlerdensin. Bu mühlet, İlâhi ilmimizde vakti belli olan bir güne kadardır." İblis dedi ki: "Senin izzetine yemin olsun ben onların hepsini azdıracağım. Ancak onlardan ihlasa erdirdiğin kulların müstesna." Allah buyurdu ki: "Bu doğrudur ve Ben hakikati söylüyorum: muhakkak ki cehennemi sen ve sana uyanların hepsiyle dolduracağım." (Sa’d süresi 38:71-85.)

VE İBLİS huzurdan ayrıldı. Artık şeytanın hikayesi başlamıştı...

Şeytan durdu ve bir süre düşündü. İşe nereden başlanabilirdi? Neler, nasıl yapılmalıydı? İnsanlara ‘haydi Cehenneme birlikte gidelim!’ demekle bu iş olmazdı. Cehennemi, Cennet gibi göstermek gerekirdi. İnsanoğluna düşman olduğu halde dost görünerek onları kandırmak şimdi elzem olmuştu. Soldan yaklaşamadığı birisine sağdan da yaklaşabilmeliydi. Strateji, ince ve hileli olmalıydı. Bu, pek de kolay görünmüyordu. Bir kibir uğruna üstlendiği vazifenin ağırlığı çöktü omuzlarına. Vazifesini zorlaştıran bir dizi faktörle karşı karşıya olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Her şeyden önce insan, İslam fıtratında yaratılıyordu. Ve içinde yaşadığı kainat ta buna şahitlik ediyordu. Semavi kitaplar ve peygamberler de buna apaçık deliller teşkil edeceklerdi. Ve azdıramayacağı ihlasa erdirilmiş insanların her birisi onun yolunda aşılması imkânsız birer dağ gibi duracaktı. Velhasıl işi çok zordu. Ve kendi kibirlenmesini hatırladı. Allahın bir emrine kasten karşı gelerek sonra tevbe etmemekte direnmenin cezası her halde ebedî cehennem olacaktı. Acaba bütün bunlara değer miydi? Dönüp özür dilemek, bütün bu lânetli işleri binlerce sene sürdürerek sonunda ebediyyen ateşte yanmaktan daha kolay olmasındı? ‘Ama hayır’ dedi, ‘bunu kesinlikle yapamam.’ Ben muhakkak ki üstün bir mahlûkum ve bunun anlaşılmadığını düşünüyorum. Hem bunun artık dönüşü olmadığını ve tövbemin de kabul edilmeyeceğini zannediyorum. Artık vakit geçirmeden işe koyulmalıyım!

Ve bunun üzerinden bin yıllar geçti, zaman gele gele asr-ı saadet oldu. Şeytan, bu geçen zaman süresince yeryüzünün diğer toplulukları gibi Arabistan toplumu üzerinde de, o ilk baştaki iddiasında oldukça etkili olmuştu. Son Kitabın ve Peygamberin (s.a.v.) gönderildiği ortamda cahiliyet ve gericilik diz boyu yaşana gelmekteydi. Bu insanlığın en bedevi kavmini kendi kız çocuklarını diri diri toprağa gömmeye kadar götüren azgınlık şekillerinden birisi de açık saçıklıktı. Hatta öyle ki, Kabedeki putlar bile müşriklerce açık saçık biçimlerde ziyaret ediliyordu. İşte bu zamanda ve ortamda gönderilen Resul (s.a.v.) ve nazil olunan Kur’an, inananlara tesettürü emrediyor, nazarları helâl olmayana sarf etmeyi yasaklıyordu. Ve bu dairede hareket etmeye çabalayan mü’minlerin kuvve-i hafızalarındaki netlik hemen dikkati çekiyordu. Hz.Peygamberin (s.a.v.) kendisine Cebrail (a.s.) vasıtası ile vahyedilen ayetler, bunları ilk kez ve bir kez duyan insanların hafızalarına yanlışsız kaydediliyordu. Keza Resulullahın (s.a.v.) sözleri ve halleri de bu keskin nazarlarda eksiksiz iz düşümünü derhal buluyordu. Bu insanların kuvve-i hafızaları bir çocuk kadar saflaşmaktaydı. Onlar için bir şeyi bir kere görmek veya duymak, hiç unutmamacasına öğrenmek için yeterliydi. Ve böylesi berrak nazarlarda ve keskin hafızalarda kazınan bu sözlü kültür birikiyor, birikiyordu.

Yine günlerden bir gün hadis konusunda uzman on âlim toplanarak, hafızasında bir milyondan fazla hadisin senetleri ile var olduğu söylenen İmam-ı Buhari’yi denemek için, herbiri senetlerini karıştırarak kendisine on adet hadisin doğruluğunu sorarlar. Hepsini baştan sona dinleyen İmam, söz konusu yüz hadisi soru sırası ve doğru senetleri ile sıralar. Bu muazzam kültür birikimi ve öğrenileni unutmama hâli, mü’minlerin hakikat noktasında bildiklerinin bütünü ile düşünüp, bu bütünlük içinde yaşamalarına imkân tanıyordu. Çoğunluğunu eğitimsiz hatta ümmî insanların oluşturduğu bu toplumun birike gelen İslamî kültürü, onun fertlerinin günlük hayatlarında bir bilinç motifi olarak her zaman yansımaktaydı. Mü’minler, aciz ve fâni oldukları, bu dünyada bir imtihan yaşadıkları, Allah ve ahiretin var olduğu gerçeğini hiç unutmadan yaşıyorlar, toplumsal ilişkilerini de bu gerçeklikle düzenliyorlardı. Ve ehl-i İslam, kendilerini insanlığın zirvelerine çıkaran bu halin bereketli meyvelerinden çok ama çok memnunlardı.

Fakat bu durumdan hiç de memnun olmayan birisi vardı. İblis. O bu hali kıskanıyor ve içi içini kemiriyordu. İlk insanın yaratılışındaki isyanına uygun olarak, düşmanı olan insanın yaratıcısı ve ahiret ile bağını koparması, unutmadıklarını unutturması gerekiyordu. Yoksa bu iddiasını kanıtlamak ve kendisi ile aynı yolun yolcularını bulmak çok zor olacaktı. Pek te aptal olmayan şeytanın, tesettür ve harama sarf-ı nazar etmemek emrine ittiba ile, göz kamaştırıcı parlaklıktaki kuvve-i hafızalar arasındaki paralel ilişkiyi fark etmemesi imkansızdı. Bu çerçevede neler yapabilirim diye kara kara düşünmeye başladı...

Şeytanın mahiyeti ve düşünce sistematiği bütün detayları ile kendisine bildirilen Hz.Peygamber (s.a.v.) daha o zamandan, mucizevî bir tarzda, zaman içinde gitgide şiddetlenecek ve ahir zamanda doruğa tırmanacak olan bir umumi hastalığa karşı mü’minleri açıkça uyarıyordu; "Ahir zamanda hafızların göğsünden Kur’an nez’ediliyor, çıkıyor, unutuluyor". Evet, bu şeytanî tasarının adı ‘unutkanlık hastalığı’ olacaktı ve iblis planlarını bu eksende hazırlıyordu.

‘Benimle beraber cehennemlik olacakları belirlemek için ehl-i İslam ve İmana Allahı ve ahireti unutturmak gerekir’ diye kurgulamaya devam etti iblis. "Bu ‘unutturma’ işini gerçekleştirebilmek için şu ‘unutmayan’ parlak kuvve-i hafızaları bozmaya çalışmalıyım. Bu da ancak harama nazar ile mümkün olabilir. Bunun için de tesettür emrine ilişmek şarttır." Şimdi şeytanın ehl-i İslam üzerindeki yeni planının ana hatları belli olmaya başlamıştı. Ve bunun devamında ikinci bir safha başlayacaktı. Bunları uygulama safhası.

Şeytanın fikrince, tesettür emrini kırmak için açık saçıklığı daha da teşvik etmek gerekirdi. Bunun için nefsinin heva ve heveslerine tabi olmuş kişilerden gönüllü yardım alınabilirdi... Derken o zamanın üzerinden bin dört yüz şu kadar sene geçerek vakit asrımıza geldiğinde artık medeni değerler, kültür, moda, medya, tiyatro, dans vs. ile açık saçıklık umumileşti ve sokağa düştü. Belki de medya ile evlere kadar girdi. Ve bu tuzağın farkında olmayan ehl-i İslamda harama nazar arttıkça nefsin hevesleri heyecana gelip, vücudunda su-i istimaller ile israfa girmesi ve haftada birkaç kez gusül abdesti alması kaçınılmaz hale gelir. Bu durumda, günümüzde tıbben de ispat edildiği gibi, kuvve-i hafızasına zaaf gelir, ve unutkanlık başlar.

Adamın birisi doktora gider.
Doktor ‘Şikayetiniz nedir?’ der.
Hasta ‘Unutkanlık hastalığı doktor bey.’
Doktor ‘Bunun belirtileri nasıl?’
Hasta ‘Neyin belirtileri?’
Doktor ‘Unutkanlık hastalığı dediniz ya!’
Hasta ‘Ne unutkanlığı?’

•••

Harikulade parlak kuvve-i hafızaların nereden nereye geldiğini anlatan bu misâl aynı zamanda ehl-i İslamın yıpranmışlığının boyutlarını da ortaya koymakta. Günümüzde herkesin az ya da çok şikayet ettiği bu hastalık, açık saçıklıkla paralel şiddetini de arttırarak devam etmekte. Zamanımız insanını, başladığı bir işi, hatta bir cümleyi bile tamamlayamayacak hale getirebilen bu unutkanlık illeti, ciddiye alınmazsa, çok kere ehl-i İslamda bu hayatın gerçeklerini unutarak yaşama temayülleri ortaya çıkartmakta. Allah ve Resulü ise, ehl-i imana ve ehl-i hakikate yakışmayan bu halden kaçınmamızı istemekte. Ve ilgili hadisten çıkardığı dersle İmam-ı Şafii’ (r.a.) bu hükmü açıkça belirtmiş; "Harama nazar, unutkanlık verir". Bu derdin dermanı ise, mümkün oldukça harama sarf-ı nazar etmemektir.

Kapı Neyi Simgeliyor

19'uncu yuzyilin buyuk Ingiliz ressamlarindan William Holman Hunt'in, bir bahceyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.

Hunt'in "Evrenin Isigi" adini verdigi bu tabloda gece elinde bir fenerle bahcede duran filozof gorunuşlu bir adam vardi.

Adam, oteki eliyle bir kapiyi vuruyor ve iceriden sanki bir yanit bekliyormuscasina duruyordu.

Tabloyu inceleyen bir sanat elestirmeni Hunt'a dondu:

"Guzel bir tablo dogrusu, ama anlamini bir turlu kavrayamadim" dedi."Adamin vurdugu kapi hic acilmayacak mi?
"Ona kapi kolu cizmeyi unutmussunuz da..."

Hunt gulumsedi.

"Adam siradan bir kapiya vurmuyor ki..." dedi ve tablosunun anlaminiacikladi.

"Bu kapi, insan kalbini simgeliyor. Ancak iceriden acilabildigi icin disinda kola gereksinim yoktur

Nazi dehşeti.

Nazi dehşeti.

Nazi kamplarından birinde bir baba ve küçük oğlunun hikayesi.

Kapı açılıyor ve bir nöbetçi asirlere hazırlanın banyo yapmaya gidiyorsunuz diyor. Baba oğluna hadi gidelim bak banyo yapacakmışız diyor ama biliyor ki gaz odalarına götürülüyorlar. Odaya girerken herkesin eline bir sabun veriyorlar kapıyı kapatıyorlar. Millet tavandaki deliklerden gaz gelmesini beklerken gerçekten de su gelmeye başlıyor.
Fakat çocuk bir köşede oturmuş bekliyor.
Babası hadi gel bak banyo yapıyoruz diyor.
Çocuk: İyi de baba. Bu sular nereden çıkacak.

alıntıdır

Timsahhhhh "anneciiim :P"

http://www.supercdmarket.com/videos/seku_timsah.mpeg

timsah adamı yutuyor yaw :=)

Pizzacı

Pizzacıyı izleyin ama zavallının son dakikaları

http://www.supercdmarket.com/videos/...zzaciadam.mpeg

Kung Fuuuuuuuu =)

adama gerçektende yazık izleyin aynı bu ---->

http://www.supercdmarket.com/videos/...elikungfu.mpeg

Çılgın Motorcu "şoke bişey"

Manyak bir video mutlaka indirin hak vereceksiniz adam manyak :=)

http://www.supercdmarket.com/videos/...ginmotorcu.WMV

Brat pitt "çok ilginç"

brat pitt'i hiç böyle görmediniz =)

Videoyu indirin izleyin =)

BRAT PITT!!!

Eskilerden Bir Ask Hikayesi!

Bir köyde yakisikli delikanli oturuyormus. Ve kendi köyünden 5 km uzakta oturan bir sirin kiz varmis.
bu delikanli bu kizi tesadüfen görmüs kizin köyünde, göz göze gelmisler... Yakisikli cok hoslanmis bu kizdan, kizda hoslanmis .. Bu yakisikli hic unutamiyormus bu kizi, kizda unutamiyormus... Haftalar sonra bukadar yollu yürüye yürüye gidmis kizin köyüne bu delikanli. Kizla tanismislar, ve hep bulusmuslar... aylar sonra bunlar kendi aralarinda sözlenmisler. Ve birgün bu delikanli babasina anlatmis olanlari... Ve istemeye gitmisler kizi... Kizin babasi vermemis kizini bu delikanliya..... Ve bunlar daha görüsememisler, babasi kizi bir daha disariya yollamiyormus..... ve aylar sonra kizi baska bir köyden istemeye gelmisler, ve bu sefer kizin babasi kizini vermis .... kiz evlendikten 5-6 hafta sonra ölmüs! bu hastaligin adini köylüler "Ask Kanseri" koymuslar, cünkü kiz bu delikanliyi unutamiyormus... Ve yataklik olmus kiz, doktorlar cagirmislar ama hic bir fayda etmemis... Kiz sürekli delikanliyi sayikliyormus ve hep onu görmek istiyormus babasina yalvariyormus o delikanliyi getirin bana diye. Kizin hastaligi gittikce kötü oluyormus. Kizin babasi anlayinca, kizi bu delikanlisiz yapamiyacak, gidip delikanlinin babasina anlatmis olayi..... Bu sefer delikanlinin babasi "hayir" demis. "Beni evinden sen kovdun, kizini vermedin, simdi cooooook gec! Bunlar seviyordu ama sen anlamadin agaaa!!!" demis delikanlinin babasi...

Şubat Neden 28 Çekİyor?

Olay SEZAR döneminde geçiyor......
Jul Sezar takvimdeki karışıklıkları çözmesi için Mısırlı astronomi bilgini SOSIGENES'e emir veriyor...
(Bildiğiniz gibi o zamanlarda 1 yıl 365 gün 6 saat sürüyor) Mısırlıda çözmüş (kendi kanaatince) . HER YIL 365 GÜN ÇEKECEK. ARTAN SAATLER DÖRT YILDA BİR TAKVİME EKLENECEK, O YIL 366 GÜN OLACAK.

Senenin altı ayı 30, altı ayı 31 çekince tam 366 ediyor. Ardından Sezar emir veriyor,GERİ KALAN 3 YILIN BİRER GÜN EKSİĞİNİ DE YILIN EN SON AYINDAN DÜŞÜN

Yılbaşı o zamanlar mart. Şubatta yılın son ayı. (september yedinci, october sekizinci, november dokuzuncu, december onuncu ay diye oradan geliyormuş zaten.)

Şubat dört yılda bir 30, kalan yıllarda 29 gün olmuş böylece....

Sezar bir iş daha yapmış. Aylardan birine kendi adını koymuş... Julius adi JULY olmuş. Sonra OGUST (AUGUSTUS) imparator olmuş ve Sezardan aşağı kalmamış o da sonraki aya kendi adını vermiş, AUGUST... Ama Sezarın ayı 31,Ogustun ayı 30 olur mu? O da emir vermiş
YILIN SON AYINDAN BIR GUN DAHA ALIN, BENIM AYIMIDA 31 YAPIN. Son ay da Şubat. bir gün daha verince kalmış 28. (demokrasiye bakın)
O gün bu gündür Şubat 4 yılda bir 29, geri kalanında 28 olmuş ve temmuz-ağustos peş peşe 31 çeker olmuşlar...

pearl harbour'dan haliç'e....

pearl harbour'dan haliç'e....

Bilmeyenlere de geçen yıllarda filmi öğretti.
Japon uçakları Amerikan donanmasını bir sabah ansızın bastılar ve tam 96 zırhlıyı batırdılar..
Oysa Hawaii'deki bu limanda, 97 donanma gemisi vardı.. Birine dokunmadılar.. Niye?..
Çünkü o geminin tepeden bakılınca bembeyaz görünen güvertesinde bir kızıl haç vardı.. O hastane gemisi idi.. Bombalar ve kamikazelerle dalan Japon uçakları hastane gemisine dokunmadılar. Çünkü o gemi orada, öldürmek değil, yaşatmak için demirliydi.. Adi Solace.. Türkçesi Teselli.. üzüntü azaltan.. Solace savaş boyu Amerikalı annelerin üzüntüsünü azalttı. Tam 25 bin genci ölümden kurtardı, Amerika'ya taşıdı.. Ülke limanlarına her gelişinde, umutla umutsuzluk karmaşasındaki kafaları ile anneler iskeleye koştular..
"Benim oğlum da geldi mi?.." Savaş sonrası hayatlarını Solace sayesinde kurtaran gençler bir dernek kurar ve bir madalya yaparlar.. Üzerinde Solace'nin kabartması olan bir madalya.. Ve bunu gururla takarlar..
Devlet rahatsız olur.. ikinci Dünya Savaşı'ndan böyle savaş karşıtı bir sonuç çıkar mı?..
Solace gemisini yok etmeye karar verirler.. Gemi sapasağlam.. Pırıl pırıl.. Jilet olur mu?.. Savaş sonrası yere serilmiş ekonomi her dolara muhtaç.. Uzak bir ülkeye satarlar.. Makyajını değiştirip bambaşka bir amaçla kullanması için..
Tahmin edin bu ülkeyi...

Tabii ki Türkiye.. Yok yahu!..
O gemi, ünlü Ankara!..
Hastane gemisinden transfer gezi gemisi Ankara.. Vay canına!..

Türkiye, bugün Amerikalılar için belki de hac yeri olacak, Gelibolu'nun Anzaklar'ı çektiği gibi bir turizm anıtına dönüşecek Solace'nin kıymetini bilmez.. Şefik Kaptan'la yaptığı Avrupa seferleri dillere destan olan Ankara sonunda ihtiyarlar ve jilet yapılmak üzere hurdacılara teslim edilir..
1980'li yılların başında Ankara, izmir'de sökülürken, yılların söktüğü bir eski anıt da istanbul'da dikilmektedir. Haliç Tersanesi'ndeki Çorlulu Ali Paşa Camisi'nin şadırvanı.. Restorasyon gelir çatıda takılır.. çatı kurşun.. Kıtlık yılları.. Kurşun yok.. Etibank dahi geri cevirir.. "Kurşun yok.." Şadırvan çatısız kalacak.. Dört bir yana duyururlar.. "Kimde kurşun varsa.."
Aliağa'da Ankara'yı söken hurdacılardan haber gelir.. "Gelin bizde var, alın.."
Bre aman.. Gemide kurşun olmaz.. Ankara'da niye olsun..
Çaresizler ya... Gider bakarlar.. Gerçekten Ankara'nın sayısız kamaralarından biri, tamamen kurşunla kaplı..
Niye?..
Çünkü burası Solace'nin röntgen odası.. Radyasyonun dışarı sızmaması lazım..
Şimdi yolunuz Haliç'e düşerse, Çorlulu Ali Paşa şadırvanından bir tas su içerseniz, ya da yüzünüze iki avuç su atarsanız serinlemek için, unutmayın... çatısına da bakın.. Orada, ikinci Dünya Harbi'nde, Pearl Harbour'da Japonlar'ın batırmadığı tek gemiden bugüne kalan son izleri göreceksiniz..

alıntıdır

Taksici!!!





Taksisi ile cadde ışıkları altında yol alıyordu."İki-üç müşteri daha bulursam eve dönüp uyuyacağım."diye düşündü, yorgundu. Taksisine bir an sevgiyle baktı,mırıldandı; "Ekmek teknem" Gözü önce yolda sızmış bir sarhoşa sonra da çöpleri karıştıran birine takıldı. Kendisini kıyasladı sevindi;"İyisin,iyisin!.." Saatine baktı,bir Of çekti, "Bir müşteri çıksa artık,boşa dolanıp duruyorum." Ertesi gün abisine gidecekti,erken kalkacağı için,evine erken dönmek istiyordu.Fakat her şey insanın istediği gibi gitmiyordu ki. İçinde hafif bir öfke ile abisini düşündü; "Ah!..abi, bırakmadın şu kumarı,borçlanırsan tabi yakana yapışır tefeciler." Bir daha derinden of çekti, "Gerçi parayı bu gün bul diyordun ama olmadı, sabah borç-harç parayı bulup seni tefecilerden kurtaracağım ama böyle devam edersen beni de yakacaksın, aileni de !.."Tam böyle düşüncelere dalmışken yoldan çıkan bir adamın el salladığını gördü,sevindi. Taksisiyle hemen adamın önünde durdu.Adam taksiye bindi ve telaşla anlatmaya başladı; "Lütfen acele edin,şu ara sokakta" Taksici rahatsızlanan birini alacaklarını zannetti ama adam konuşmaya devam ettikçe canı sıkıldı; "Aman Allah'ım, korkunç bir şey adamı dört yerinden bıçaklamışlar. Adam nerdeyse kan kaybından ölecek. Kimse yardım etmiyor,herkes toplanmış seyrediyor. Ne kadar duygusuz, umursamaz bir toplum olduk, seyrediyorlar!.. " taksicinin canı sıkıldı; "Arabam kan içinde kalacak." diye düşündü. Diğer adam devam ediyordu; "Hele iki araba yaralıyı almayınca şok oldum,hâlâ inanamıyorum. Düşünebiliyor musunuz?Bir adam kan kaybından ölmek üzere ve iki araba gaza basıp gidiyor. Düşündükçe deli oluyorum.Hah geldik,yaralı olan şu kalabalığın içinde" Taksici yumuşak bir sesle "Hadi siz yaralıyı getirin,ben de arabanın yönünü çevireyim de vakit kaybı olmasın" "Tamam" diyerek adam indi, kalabalığın arasına koştu,bağırdı; "Açılın,açılın taksi geldi" Ama daha yaralının yanına varmadan uzaklaşan araba sesiyle irkildi, hızla döndü; plakası görünmesin diye ışıklarını söndürmüş halde taksinin hızla uzaklaştığını gördü. İçinde bir şeylerin koptuğunu hissetti, ağlar gibi bir sesle inledi; "Yarabbim!..Yarabbim!.. Ne oldu bize,ne oldu?" olduğu yere ümitsizce çömeldi. Taksici dikiz aynasından geriye son bir kez baktı,bağrışmalara küfürlere aldırmadan tekrar gaza bastı. "Bana ne ya,işin yoksa yaralıyı al, arabayı kirlet... Başka taksi mi yok? Nasıl olsa şimdi bir tane bulurlar." Vicdanını da susturduktan sonra cebinden çıkardığı yabancı sigaradan bir tane yaktı. Sonra kendince bir espri yaptı; "Hem işin ne ta buralarda? Rica etseydin katillerden, seni hastane önünde filan bıçaklasalardı." Gözü elindeki sigaraya takıldı; "Ulan biz hakikaten geri kalmış ülkeyiz be ,adamlar kendi ülkelerinde çoğu mekanda yasaklıyorlar bu mereti,bizim yasaklamamıza müsaade etmiyorlar. Eee onlarda haklı,kendi insanları gözünü açmış, biz de akıllanırsak nereye satacaklar. Ulan,sigaralar bu kadar pahalıyken tarlada domatesini bin liraya satamayanlar varmış." Sonra keyifle bir nefes daha çekti, "İç aslanım ,iç Amerika'ya senin de katkın olsun." El sallayan bir müşteri görünce düşüncelerinden sıyrıldı. "Hah müşteri dediğin böyle kılığı düzgün olacak,bahşiş bile bırakır." Taksici o gece bir süre daha çalıştıktan sonra evinin yolunu tuttu. İçi huzur dolu evine yaklaşmıştı ki evinin önünde bekleşenler olduğunu gördü. Meraklandı. Arabasını garaja çekip daha sonra ne olduğunu öğrenmek istedi ama bir komşusu onu durdurdu;"İstersen arabayı yerleştirme, lazım olabilir. " Şaşkın indi,kapının önünde ağlaşan hanımı ve çocuklarına yaklaştı; "Ne oluyor?" Hanımı ağlayarak boynuna sarıldı; "Abin öldü." Bastan aşağı titredi, "Abim mi? ...nasıl?" "Bıçaklamışlar, kan kaybından ölmüş." Taksicinin içi korkuyla sarsıldı; " Nerede,ne zaman ?" Karısının cevabıyla yıkıldı. Gözünde farlarını kapatarak kaçtığı sokak ve kalabalık canlandı; kalabalığın içinden kanlar içinde tanıdık bir yüzün kendisine baktığını görür gibi oldu. Baygın yere yığıldı...

alıntıdır

Baba & Küçük Kızı

Baba Ve Küçük kızı

17 yaşında bi genç kız aniden öLmüş. AiLe perişan oLmuş ama napsınLar, kızı defnetmişLer tabi. Aradan bikaç gün geçmiş. Baba kızını rüyasında görmüş. Kız sürekLi titriyomuş ve “Çok üşüyorum baba. YaLvarırım üstümü ört” diyomuş. Adam sabah kaLktığında rüya akLına geLince hüngür hüngür ağLamış. “GüL gibi evLadımı kaybettim. Rüyama giricek tabii” diye düşünmüş. Karısının üzüLmemesi için de ona hiç bişey söyLememiş. Ama ertesi gece, sonraki gece, daha sonraki gece, hep aynı rüya: “Çok üşüyorum baba. N'oLur üstümü ört!” Baba bi gece yine aynı rüyayı görürken kan ter içinde uyanmış. Dayanamamış, karısının, “Nereye bey bu saatte?” demesine aLdırmadan sokağa fırLayıp soLuğu mezarLıkta aLmış. Kızının mezarına geLince ne görsün? Mezar açık ve bomboş! Adam ne yaptığını biLmez bi haLde mezarLık bekçisinin kuLübesine yöneLmiş. Bekçi resmen kıza tecavüz ediyomuş!AnLasıLan bizim bekci her yeni öLüye aynı şeyi yapıomuş

Resimli gercek ÇİN ISKENCESI!!!+18

Bu Cinlilerin en buyuk suclarda 1920 lı yıllara kadar uyguladıgı ıskencesıdır.
Tepkı gelıcegını dusundugum ıcın tek bır resım koyucam,bu buyuk suclar bırcok kısıyı oldurmek,kucuk yastakı cocuga tecavuz gibi....
Iskence su sekılde(Hatta ıskence yanlıs bu adamların cezası) yapılıyor:
Cezalandırma 3 gun suruyor...
Suclu toplam 1000 kere kucuk parcalar halınde kesılıcek(gunde 350 cıvarı)
Eger suclu cezası dolmadan olurse gerı kalan sayı 1000 e ulasana kadar kesılmeye devam edılıcek.....
Kesımde kullanılan bıldıgımız pıde ,borek kesmede kullanılan kasatura seklındekı bıcaklar.....
Kesıkler ılk once buyuk kaslarda(Gogus,bacak vb..)baslıyor ve daha kucuk kasların oldugu bolgeleden sonra genıtal bolgeler ve ıc organlara kadar devam edıyor....
Isın en ıgrenc tarafı ıskence devam ederken sucluya her saat bası uyusmasını saglayan ıcı uyusturucu dolu olan buyuk bır kabda sıvı ıcırtıyorlar boylece resımdede fark edecegınız gıbı kısının canı yanmıyor hatta yuzunde gulumseme benzerı bır ıfade olusuyor.......

Nasıl Ölüyoruz?

Nasıl Ölüyoruz?

Avrupa birliğini bile kendine benzetmeye azmeden milletimizin,ölümünün bile farklı
olduğunu yaptığımız küçük bir araştırma sonucu tespit ettik.İşte gazetelere de
yansıyan ''bize özgü''ölüm şekilleri
• 2450 derecelik fırında sigarasını yakmak için 600 tonluk pres makinasının
arasından geçerken...
• Kurtarmaya gelen ambulansın yaralının üstüne park etmesi sonucu...
• Traş olurken berberin ''rahatlatır'' demesiyle aniden boynunu
sağa sola çevirirken boynunu kırarak...
• Mideye kaçan sineği öldürmek için ağıza sheltox sıkmak suretiyle...
• Haşeratı öldürmek için yatağı ilaçladıktan biraz sonra uyuya kalarak...
• Elektrik direğine yaslanıp ayakkabısına kaçan taşı çıkarmak için ayağını
silkelerken elektrik çarptı sanan yardımsever bir Laz tarafından kafasına kalasla
vurulmak suretiyle...
• Kontrol için geminin buhar kazanına girdikten sonra bir tayfanın ''kazanın kapağı
açık unutulmuş diyerek kapağı kapatması sonucu.''(olay denizcilik işletmeleri'ne ait
Gaziantep tankerinde geçer).
• Yolda yürürken başına balkon düşmesi
• Kahvede arkadaşlarla okey oynarken başına inek düşmesi sonucu...
• Balkona 50 kişi çıkılması sonucu balkonun çökmesi ile toplu halde...
• Bir otomobilde 5 kişi sarhoş kafayla dolaşırken radyoda çalan müziğe dayanamayarak
yol kenarında durup TEM otoyolu üzerinde halay çekerken kamyon altında kalınarak

Dut ağacı ve yaprakları (BİR EFSANE)

Dut ağacı ve yaprakları( BİR EFSANE)

Bir zamanlar birbirlerine aşık iki genç vardı.
Kızın adı Tispe,
> delikanlının ki ise Piremus idi. Bunlar yanyana evlerde otururlardı.
> Birlikte büyüdüler ve çocukluklarından beri birbirlerine karşı aşk
> beslediler. fakat aileleri görüşmelerini istemezler birbirlerine uygun
> olmadıklarını düşünürlerdi. Oysa onlar birbirlerini ölesiye
> seviyorlardı. İki evin arasında gizli bir çatlak vardi, aileleri bunu
> bilmezler onlarda geceleri burda bulusur o aradan birbirlerine
> seslerini duyurur aşklarını dile getirirlerdi.
>
> Bir gece ormandaki ağacın altında buluşmaya karar
verdiler.Tispe
> ağaca Piremus'dan önce varmıştı. Gittiğinde avını yeni yemiş ağzından
> kanlar akan kocaman bir aslanla karşı karşıya geldi.
> Korkarak bi mağaraya doğru koşmaya başladı. Farkında olmadan yolda
> boynundaki eşarpını düşürmüştü. O sırada Piremus geldi gördükleri
> karşısında donup kalmıştı. Kocaman aslan ağzında kanlarla birlikte
> biricik sevgilisi Tispe'nin eşarpını parçalıyordu. O an aklına gelen
> ilk ve tek sey aslanın Tispe'yi öldürerek yediğiydi. Tispesiz
> yaşayamazdı. Aklından geçen sadece aşkı uğruna canına kıymaktı.
> Belinden hançerini çıkardı ve göğsüne sapladı. Kanlar içinde cansız
> bedeni yere düştü.Tispe ise korkusunu bi kenara atıp bir an önce
> aşkını görmek için mağaradan çıkmaya karar vermişti. Ağacın altına
geldiğinde o korkunç sahneyle yüzlesti.
> Piremus'un cansız vücudu yerdeydi ve elinde Tispe'nin düşürdüğü
> eşarpını tutuyordu. İlk önce genç kız olanlar karşısında ağlamaktan
> hiçbir seyi anlayamamıştı. Ama eşarpı ve uzaklaşan aslanı görünce
> anladı. Bi an mağarada düşündüğü o korkunç şey başına gelmişti. Ve
> onun öldüğünü düşünen Piremus aşkı uğruna canına kıymıştı. Tispe bir
> an bile düşünmeden hançeri aldı ve göğsüne götürdü. Onların aşkı
> ölesiye bir aşktı ve ölüm bile onları ayıramazdı. Eğer Piremus aşkı
> uğruna ölümü göze aldıysa o da hiç çekinmeden canına kıyabilirdi ve
> hançeri sapladı. Birden vücudu Piremus'un bendeninin üstüne yığıldı.
>
> O anda tanrılar bu yüce aşkı ölümsüzleştirmek
istediler ve bu çiftin
> üstünde duran ağacı bunların aşkına adadılar. Piremusun kanını bu
> ağacın meyvelerine, Tispenin gözyaşlarını ise ağacın yapraklarına
> verdiler.
>
> O günden beri kara dut ağacının meyvesinin
çıkmayan lekesini,
> (Piremusun kan lekesini), dut ağacının yaprakları,(Tispenin
> gözyaşları) temizler..
>
>
>
> Bilirmisiniz dut ağacının meyvesinin lekesi çıkmaz
ama elinize
> ağacın yaprağını alır ovuşturursanız lekenin gittiğini
> göreceksiniz)

mutlaka bakın canlı kaza

mutlaka bakın canlı kaza...
inanılmaz ama gerçek...

aç insanların kavgası öle bi yumruk çakıyoki allahı şaşıyo adamın!!!

aç insanların kavgası öle bi yumruk çakıyoki allahı şaşıyo adamın!!! beyler ben izlerken o yumruğu kötü olurdum dünyanın en şanssız adamı heralde bu adam işte link
http://media.ebaumsworld.com/pizzafight.wmv

İzmirli Küçük Mucit!...

İzmirli küçük mucit

İzmirli 14 yaşındaki küçük mucit Ece Ercan, sakat anneannesi için yürüyen ayakkabı icat etti.

Basın Sitesi Agah Efendi İlköğretim Okulu 8. sınıf öğrencisi olan 14 yaşındaki Ece Ercan'nın, 2 yıl önce anneannesinin bacağında oluşan damar tıkanıklığından dolayı yürüyememesi Ece Ercan'ı çok etkiledi. Anneannesinin durumu karşısında kayıtsız kalmayan Ece, kendi imkanlarıyla ismini "Yürüyen Ayakkabı" verdiği icadıyla tekrar anneannesinin yürümesine yardımcı oldu.Yaptığı ayakkabı projesiyle, İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen Eğitim ve Bilişim Şenliği Fuarı'na okulu adına katıldı. Yaptığı projeyle fuarda herkesin ilgisini çeken Ece Ercan, "Anneannem geçirdiği rahatsızlıktan sonra yürümede zorlanıyordu. Ben de ona bu konuda nasıl yardım edebilirim diye düşünmeye başladım. Kendi imkanlarımla ayaklarını yormadan yürümesinde kolaylık sağlayacak yürüyen ayakkabı yaptım. Yaptığım ayakkabıyla şimdi yorulmadan dolaşabiliyor. Eğer büyüklerim bu yaptığım ayakkabıyı biraz daha geliştirirlerse tüm sakatlar bundan yararlanabilir" dedi.

Çok mu Paranoyağım

her zamanki gibi okuldan ewe geldiim an müzik setini açtım bangır bangır. sora çok susadıım için bi bardak su alamya gittim ama koridorda müzii durdurmadıımı farkettim "nese ya!" dedim wee gittim. geldiimde şarkının ben odamın kapısından çıktıım zamanda kaldıı yerdedn dewam ediodu.
not:bundan eminim çünkü şarkı 4 dakika benm su alış sürem yakalşık 10 dakikadır
Yorumnalrınız lütfen

budist tapınağı

Uzakdoğu'da bir budist tapınağı, bilgeligin gizlerini aramak icin gelenleri
kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini
konuşmadan açıklayabilmekti.

Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda
öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu,
o yüzden kapıda herhangi bir tokmak veya çan, zil yoktu.
Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki budist, kapıda duran yabancıya baktı.
Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları basladı.

Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu
bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı
kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın
bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun
üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve
su taşmamıştı. İçerideki budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak
yabancıyı içeriye aldı.
Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı..

Garip Ölümler...

HUN İMPARATORU ATTİLA...
453- Dünyayı titreten Hun İmparatoru Attila gerdek gecesinde burun kanamasından öldü.

MİCHAELFİNDLAY(Korku filmi yönetmeni)1977
Tatile çıkarken başını helikopterin pervanesine kaptırdı.

SİGMUND FREUD 1939
Psikanalizin babası Freud çenesinde oluşan kanserin dil ve boğazına yayılması sonucunda öldü.

FRANK HAYES (JOKEY) 1923
Katıldığı at yarışı sırasında kalp krizi geçirdi. "Tatlı Öpücük" adlı atı birinci geldiği sırada çoktan ölmüştü.Tabi ismi de tarihe "Birinci olan ilk ölü jokey" olarak geçti

LES HARVEY Müzisyen 1972
İngiltere'de vereceği konser öncesi hazırlık yapıyordu.Sahnedeki elektrik kaçağı sonucumikrofonu eline alır almaz çarpıldı.

ELVİS PRESLEY 1977
Rock'n Roll'un efsanevi yıldızı Elvis Presley'in tuvalette öldüğünü biliyormuydunuz?Kral klozetinde oturur vaziyette ölü bulundu.

Çin İşkenceleri

Çin işkenceleri:

1- Suçlunun kafası kazınırmış ve suçlu bir direğe hiç hareket edemiyeceği şekilde bağlanırmış ve üstten damlalar halinde soğuk su damlatılırmış. Damlalar bir süre sonra balyoz etkisi yaptığından adamın delirmesi sağlanırmış...

2- Suçlunun göz kapaklarına iğne batırılırmış ve adam bir süre sonra daynamayıp gözlerinin kapatır ve kör olurmuş...(adamın biri 2 günün dayanmış en sonunda gözlerinden kan gelmiş ve kapatmak zorunda kalmış)

3- Suçlu 10 metre karelik bir odaya kapatılırmış ve burdan hiç çıkartılmazmış. Yemeği düzenli olarak verilen adam, tuvalet olmaması nedeniyle tuvaletini odanın bir kenarına yapmak zorunda kalırmış. Bir süre sonra yaptığı dışkı ve idrarların zehir salgılamalarından dolayı adam zehirlenerek ölürmüş...

4- Suçlunun göz kapakları açık kalacak şekilde tutulur ve belli bir mesafeden ellerini adamın gözüne doğru ileri geri sallarlarmış. Saatlerce süren bu olayın sonunda adam kafayı yermiş...

Japon Mucizesini Mimar Sinan Yarattı!!!

Japon Mucizesini Mimar Sinan Yarattı!!!


1950-60 arası bir tarihte inşaat mühendisi, mimar ve jeofizikçilerden oluşan bir Japon heyeti Türkiye'ye gelmiş. Heyet İmar ve İskan Bakanlığı'ndan izin alarak ülkemizdeki tarihi yapıları incelemeye başlamış. Ayasofya’yı, Yerebatan Sarnıcı’nı felan gezdikten sonra sıra Sinan’ın kalfalık eseri Süleymaniye Camisi'yle Sinan'ın öğrencisi Mimar Davut Ağa'nın eseri Sultanahmet Camisi'ne gelmiş.Japonlar bu camiler üzerinde günlerce inceleme yapmışlar. Her geçen gün şaşkınlıkları daha da artıyormuş. Çünkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevşek bir zemin üzerine inşa edildiğini anlamışlar. Ama bunca yıl, bu camilerde bir çatlak dahi olmamasına akıl sır erdirememişler. Bunun üzerine Türkiye programının gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yoğunlaşmışlar…

Araştırmalarının sonucunda herhangi bir sarsıntı sırasında bu iki caminin sabitlenmediğini aksine yerinde oynayarak yıkılmaktan kurtulabildiği ortaya çıkmış. Minareleri incelediklerinde ise şaşkınlıkları ikiye katlanmış. Minarelerin çok daha gelişmiş bir raylı sistem mekanizması üzerine oturtulduğunu ve her yöne yaklaşık 5 derece yatabildiğini görmüşler. Daha derin araştırma yapmak için Edirne'ye, Sinan'ın ustalık eseri Selimiye Camisi'ne gitmişler. Oradaki olağanüstü sistemleri görünce şaşkınlıkları iyice artmış. Selimiye'nin tüm sırlarını aylarını harcayarak çözmüşler. Japonya'ya döndüklerinde ise Sinan'ın sırlarını uygulamaya sokarak şehirlerini Sinan'ın kullandığı sistemlerle kurup muazzam gökdelenler dikmişler. Yani şu an gelişmiş ülkelerin gökdelen yapımında kullandıkları çoğu sistem, yüzyıllar önce Sinan'ın geliştirdiği mekanizmalarmışâ€¦

Kaynak:fo-tu


alıntıdır

mutlaka bakın!!!!!

Garip ama Gercek Olaylar

»Parmaklarimiz, bir metrenin 50 milyonda biri kadar küçük bir titresim olayini sezebilecek kadar duyarlidir.

»Öksürmeden hemen evvelki nefeste normalin 5 kati hava çekilir. Öksürükle çikan havanin hizi ise saatte 100 mildir.

» Uçan bir sinek kanatlarini, saniyede 1000 kez çirpar.

» Içilen su bir saat içinde bütün organlara yayilir. Su metabolizmasini böbrekler düzenler. Fazla su böbrekten çikarilir. Susuzluk halinde böbrek suyu vücutta tutar. Fazla tuzlu bir idrar çikarir. Beynin altindaki hipofiz bezi de su metabolizmasini düzenler.

» Yeni dogmus bir bebegin ilk kez cigerlerini doldurmak için meydana getirdigi hava emisi, saglikli bir yetiskinin normal bir nefeste emdigi havanin 50 katidir.

» AKREP: Ucunda zehirli ignesi bulunan kuyrugunu kaldirarak yürür. Bir sene kadar açliga ve susuzluga dayanir. Uzuvlarini yenileyebilir, radyasyon isinlari tesir etmez. Bir buz kalibinda 3 hafta dodurulan akrep, buzlar eritildiginde hiçbir sey yokmus gibi hayata döner. Tropikal iklime yaklastikça boylari ve zehirlerinin tesiri artar.

» RADYO DALGALARI: Heinrich R. Hetz.1887 yilinda radyo dalgalarini kesfetmistir. Bu dalgalarla uzaktan farkina varabilecek derecede akimlar elde edilebilecegi ortrya çikarilmistir. Ayni sekilde telsiz haberlesme alaninin kapilari açilmistir. Bu dalgalarin kesfedilmesiyle radyo ve televizyon yayinlari ve radar çok çabuk gerçeklesmistir. Bulus, medeniyetin ilerlemesinde bir çok önemli gelismelere zemin hazirlamistir.

» Iskambil kagitlarinin dili: Iskambil kagitlarinin bugünkü sekilleriyle kullanilmalarinin 14. yüzyil Fransasi’na dayandigi kesin gibi. O tarihlerde, Fransa’da dört sinif vardi ve iskambil kagitlarindaki kupa, maça, karo ve sinek bu dört sinifi temsil ediyordu. Kupa bir kalkani andiran sekli ile asil sinifi ve kiliseyi, maça bir mizragin ucunu çagristiran sekli ile orduyu, karo ticari deniz isletmelerinin eskenar dörtgen kiremitlerden esinlenerek orta sinifi, sinek ise yonca yapragina benzeyen sekli ile köylüyü temsil ediyordu. Bugün briç, poker veya benzeri oyunlarda, kupanin en degerli, sinegin ise en degersiz kart olmasinin nedeni iste bu siniflamadir.

» Tellere konan kuslar niçin çarpilmiyorlar? Insanlarin dokunduklari anda kömür olduklari binlerce volt cereyan tasiyan elektrik tellerine konan kuslar nasil oluyor da cereyana kapilmiyorlar? Çünkü topraklanmamislardir. Çükü tam bir devre meydana getirmezler. Çünkü kisa devre yaratmazlar. Ama kus kazara elektrik tellerini tasiyan direge temas ederse, elektrik akimi kusun gövdesi ve direk yolu ile topraga geçer ve kus ölür.

»Insanlar niçin tokalasiyorlar? Tokalasma aslinda çaglar öncesi bir adet. Çok eski çaglarda, tüm erkekler bir silah tasiyor ve çogunlugu da bu silahi sag eli ile kullaniyordu. Bir erkek digerine dost oldugunu, elinde silah bulunmadigini göstermek için, bos sag elini uzatiyor, digeri de ayni seyi yapiyordu. Ama her iki taraf da kendini emniyete almak, digerini aniden silahini çekmesine mani olmak için, birbirinden emin olana kadar, birlikte ellerini hafifçe sikarak duruyorlardi.

» Kadinin dügmeleri neden solda? Giysilerde dügmelerin kullanilmaya baslandigi ilk zamanlarda, dügmeler hem çabuk kirilabiliyordu, hem de herkesin almayacagi kadar pahali idi. Zengin kadinlar da, uzun elbiselerini ancak hizmetçilerinin yardimi ile giyebiliyorlardi. Hizmetçiler ise hanimlarinin karsisinda, onlarin dügmelerini, sag ellerini kullanarak daha hizli ilikleyebiliyorlardi (tabii erkeklerin de daha hizli çözdüklerini söylemeye gerek yok). Bu neden(ler)le, terziler dügmeleri hizmetçilerin sagina, hanimlarin ise soluna gelecek sekilde diker oldular.

» Jake Fen isimli bir Macar, esini korkutmak için kendini asmis pozu verdi. Eve gelen esi, kocasini o halde görünce bayildi. Kapiyi açik gören komsu kadin, içeri girince, iki cesetle karsilastigini sanip evi soydu. Topladiklari ile çikarken, Jake kadina bir tekme atti.Cesedin canlandigini sanan kadin, korkudan öldü. Jake mahkemede beraat etti.

» New york 5’inci Cadde’de bir adama otomobil hafifçe çarpti; adam yere düstü, ama bir sey olmamisti. soförle konustu ve tam kalkacakken kazâyi gören biri yanina gelerek, kalkmazsa sigortadan para alabilecegini söyleyince, adam yeniden otomobilin önüne yatti. Otomobil sürücüsü ise, adamin gittigini düsünerek gaza basti ve adam öldü.

» Romollo Ribaldo Issizdi. Pisa kentinde 42 yasindaki bu Italyan bir gün, tabanca ile intihar etmeye hazirlandi. Esi ona mâni olmak için dil döktü, sonunda Romollo aglamaya basladi ve intihardan vaz geçip silâhini yere firlatti. Ates alan tabancadan çikan mermi, esine isâbet etti… ve esi öldü.

Bu Kadar Kızılırmı Bee!!!

http://mythbusters.campaigns.nl/killingcard.mpg

adam oyun kağıtını arkadaşına öyle bir fırlatıyorki adamın şah damarı kesiliyor biraz fake ama neyse

alıntıdır

Nasıl Bir Müslüman Olmak İsterdiniz?

Allahu teala insanı kendi kendini beğenir şekilde yaratmıştır. Her insan önce kendi nefsini beğenir, sonra sıra başkasına gelir.

Bunun büyük bir hikmeti vardır. Zira insan kendini beğenmese kendisiyle barışık olamaz, mutluluk duyamaz. Beğenmediği biriyle iç içe olmak insanı bedbaht eder, hayatı zehir olur.

Bundan dolayıdır ki, aklı harman etmişler de herkes kendi aklını beğenmiş, derler. İnsanın yaratılışını böyle anlatmış olurlar. Nitekim yapılan bir ankette toplumun her katmanından insana sormuşlar:
– Bir sabah istediğiniz insan olarak kalkmanız mümkün olsaydı kim olarak kalkmak isterdiniz? Kim olmayı tercih ederdiniz?

Cevap yaratılışın gereğidir:
– Kimse gibi olmak istemezdim, yine ben olmayı tercih ederdim.

Evet, insanı böyle kendini beğenir şekilde yaratmıştır Rabbimiz. İnsan kendi kendisiyle barışık olsun için... Ancak, insan ne kadar kendini beğense de yine bir kısım fazilet ve meziyetlerde eksiği olduğunu da kabul eder, onları da nefsinde toplamayı arzular.

İşte burada ben bir soru sormak istiyorum sizlere:
– Siz de bir kısım faziletlerde eksiğiniz olduğunu düşünüyor, onlara sahip olmayı arzuluyor musunuz? Şayet öyle ise, birtakım fazilet ve meziyetlerde eksiklerinizin olduğunu kabul ediyor da, onlara sahip olmayı arzuluyorsanız, nelere sahipolmayı arzuluyor, nasıl bir Müslüman olmayı hayal ediyorsunuz? Ahlâkınız, hizmetiniz nasıl olmalı?

Vehbi Yıldız Hoca bu soruların cevabını düşünmüş, nasıl bir Müslüman olmayı istediğini İrfan Ordusu kitabının sonunda güzel bir üslupla dile getirmiş. Bize de örnek olur diye aynen buraya alıyoruz. Buyurun birlikte okuyalım. Bakalım bize de mesaj var mı bu dileklerde. Biz de böyle olmayı istiyor muyuz kendi içimizde.

Keşke! diye başlamış Vehbi Hoca:
Keşke az konuşsa, az uyusa, az yese idim.

Fakat çok Kuran okusa, çok hadis öğrense ve çok fıkıhla uğraşsaydım ve öğrendiklerimi hem tatbik etseydim, hem de etrafıma neşretseydim. O kadar ki, Cenab–ı Hakkın esmâsını, Kuran–ı Kerimi ve Sünnet–i Nebeviyeyi her haliyle anlatan bir dil kesilseydim.

Keşke başta kendi nefsimi terbiye etse idim. Fakat kendimle yetinmeyip yeni neslin de terbiye ve ıslahı istikametinde gayret gösterse idim. Öğrendiklerimi hemen gidip çevremdekilere anlatsa ve etrafa tebliğ etseydim.

Keşke sadece şahsî noksan ve kusurlarımı görseydim ve onların telâfisi için çalışsaydım. Fakat benden gayri hiç kimsenin noksan ve kusurlarına bakmasa idim. Hatta görmese ve düşünmese idim.

Keşke kimseye karşı içimde gıll–ü gış (iç dedikodusu) olmasa idi, kimseye kin beslemeseydim ve hiç bir Müslümanla münakaşa etmeseydim.

Ne kadar da sık dokuyorum.
Keşke bunu kendi nefsim için yapsaydım da başkaları için çok müsamahalı davransaydım.
Keşke kendimi büyük görmeseydim ve büyüklere ait tavırlara girmeseydim. Bir mecliste kavlen ve fiilen hakim ben olmasaydım. Ferdlerden bir ferd olsaydım. Ancak sorulunca veya müsaade edilince konuşsaydım. Bunun dışında hep sükut etseydim.

Keşke iman eseslarını, Kuran hakikatlerini ve sünnet düsturlarını hem dilimle, hem de halimle neşretmeyi hayatımın gâyesi yapsaydım ve öyle yaşasaydım.

Keşke Resûl–i Ekrem Sallallahü Aleyhi ve Sellem ile sahabe–i kiramı (Radıyallahü anhüm) çok iyi tanısaydım. Onları candan sevseydim ve onlara benzemeye çalışsaydım.

Keşke her şeyimde sadece Yüce Allah (cc)ın rızasını gözetseydim ve mükâfât olarak onunla yetinse, Onun rızasını kafi bulsaydım.

Alman besteci Mendelssohn

Moses Mendelssohn hiç yakışıklı bir adam değildi. Çok kısa boyunun olmasının yanı sıra, çok garip bir de kamburu vardı. Moses Mendelssohn, günün birinde Hamburg'da yaşayan bir işadamını ziyarete gitti. İşadamının, Frumtje adında çok güzel bir kızı vardı. Moses,bu güzel kıza umutsuz bir aşkla tutuldu. Fakat güzel kız onun çirkin görüntüsünden ürkmüştü. O nedenle, değil onun sevgisine karşılık vermek, yüzüne bile bakmak istemiyordu. Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü. Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses'ı çok üzdü.Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu: 'Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız? ' dedi 'Elbette' diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses'ın yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu: 'Peki ya siz? 'dedi.'Siz inanır mısınız buna? ' Moses bir an bile duraksamadı: 'Evet,ben de inanırım' dedi ve ekledi: 'Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı,onun evleneceği kızı belirlermiş. Benim doğumumda da,benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana 'Senin karın kambur olacak' demiş.O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı'dan. Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap' demişim.' Moses' ın bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzaatıp, Moses' ın elini tuttu.Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu. Bu anlattığımız bir 'peri masalı' değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn'un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.

**Bu bir gerçek olaydır **

Bu olay gerçek hayatta olmuş ve basına yansımış bir olaydır.
Büyükşehir Belediyesi Kuruluşlarından KIPTAS 'ın Genel müdür Yardımcısı Emin Batur, şantiyelerden birinde meydana gelen bir kaza sonunda kazaya maruz kalan duvarcı ustasının yazdığı tutanak

İş kazası tutanağına planlama hatası diye yazmıştım. Bunu yeterli görmeyerek, ayrıntılı anlatmamı istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama neden olaylar aynen aşağıda anlattığım gibi olmuştur.

Bildiğiniz gibi ben bir duvarcı ustasıyım.İnşaatın 6. katındaki işimi bitirdiğim zaman biraz tuğla artmıştı, yaklaşık 250 kg. kadar olduğunu tahmin ettiğim bu tuğlaları aşağıya indirmek gerekiyordu.Aşağıya indim bir varil buldum, ona sağlam bir ip bağladım, 6. kata çıktım.İpi bir çıkrıktan geçirip ucunu aşağıya salladım.Tekrar aşağıya indim ve ipi çekerek varili 6 kata çıkardım.

İpin ucunu sağlam bir yere bağlayıp tekrar yukarı çıktım.Bütün tuğlaları varile doldurdum.Aşağı indim, bağladığım ipin ucunu çözdüm. İpi çözmemle birlikte birden kendimi havada buldum.Nasıl bulmayayım ben yaklaşık 70 kiloyum. 250kg lık varil süratle aşağıya düşerken beni yukarı çekti.Heyecan ve şaşkınlıktan ipi bırakmayı akıl edemedim.Yolun yarısında Dolu varille çarpıştık.Sağ iki kaburgamın burada kırıldığını sanıyorum.
Tam yukarı çıkınca 2 parmağım iple beraber çıkrığa sıkıştı.Parmaklarım da bu sırada kırıldı. Bu esnada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa saçıldı.Varil hafifleyince bu sefer ben aşağıya inmeye varil yukarı çıkmaya başladı ve yolun yarısında yine varille çarpıştık.Sol bacağımın kaval kemigide bu sırada kırıldı. Can havli ile ipi bırakmayı akıl ettim.
Başımı yukarı kaldırdığımda boş varilin süratle üzerime geldiğini gördüm.
Kafatasımında böyle çatladığını sanıyorum

**Çok enteresan?tesadüfmüü**

WordPad i acin, Q33NY yazin,yazi boyutunu 72 ye ayarlayin,yazi seklinide Wingdings e ayarlayin....
cikan sekle dikatle bakin.1 ucak,2 bina,1`olum isareti ve israil bayragi..
Q33NY ise,ikiz kulelere carpan ilk ucagin ucus numarasi!